Kant ve Aklın Kamusal Kullanımı

Yine de önce bir şey söylemek istiyorum. Bu enstitü beni derinden etkiledi; nedenini de biliyorsunuz. Güzel açılış konuşmalarında önemli bir noktaya değinildi. Robert, sen de uygun görürsen burada Kant’ı anmak isterim. Kant, ünlü kısa metni Beantwortung der Frage: Was ist Aufklärung?’da [“Aydınlanma Nedir?” Sorusuna Yanıt], Aydınlanma’nın formülünü şöyle açıklar: Ne eski otoriterliğin “Düşünme, itaat et” buyruğu ne de “İtaat etme, düşün” çağrısı; “İtaat et, ama özgürce düşün.” Bugün ihtiyacımız olan da budur. Pandemiye karşı makul önlemler alındığında, toplum bir karar verdiğinde, bu önlemlere uyun; ama düşünün, özgürce düşünün. Beni tanıtan değerli meslektaşlarımın işaret ettiği şey de sanırım buydu. Bazılarınızın neredeyse adını andığı kavram, Kant’ın Almanca ifadesiyle “öffentliches Gebrauch der Vernunft”, aklın kamusal kullanımıydı. Kant bu terimi, alışılmış beklentilerimizi tersine çeviren çarpıcı bir biçimde kullanır.

Ona göre aklın özel kullanımı, devlet hizmetindeki kullanımıdır. İlahiyat ve hukuk fakültelerini örnek gösterir; burada araştırılabilecek konuların kapsamı devletin çıkarları tarafından önceden belirlenmiştir ve benzeri örnekler vardır; oysa bizim burada yaptığımız şey, bu anlamda devletin özel alanının dışındadır. Bu, aklın kamusal kullanımıdır. Vatandaşlar olarak itaat etmeliyiz, ancak soru sormak da bizim görevimizdir. Tamam. Öyleyse biraz sabır gösterin ve başlamama izin verin; gerçi biraz zevksiz bir şaka yapmadan duramadığımı söylemeliyim, ama Käte Hamburger Center Apocalypse’i duyduğumda aklıma gelen hamburgerlerle karşılaştırıldığında bu hiçbir şey sayılmaz; belki de yemek açısından kıyamet, kendi iyi yemeklerimiz yerine çok fazla hamburger yediğimizde gerçekleşir. Ama bu tamamen farklı bir fikir. Tamam, konudan sapmayayım. Oldukça uzun ve içerikli bir konuşmam var.

Kıyamet ve Felaket

Birkaç yıl önce Heidelberg’i ilk kez ziyaret ettiğimde, Martin Heidegger’in bir zamanlar sizin ünlü Philosophenweg’inizde yürüyüşe çıktığı, keskin bir virajda ayağının kaydığı ve pek de şanlı olmayan bir biçimde yere kapaklandığı söylendi. Buradaki konuşmam, Heidegger’in bir başka “kayması”na dair bir yorum olarak da değerlendirilebilir; düşünür olarak “Holzwege”sinde yaşadığı o kayma. Bu, tam da konumuzla ilgilidir: kıyamet, felaket, tarihin sonu. Yani, pandemiler, küresel ısınma, toplumsal gerilimler, düşüncelerimiz üzerinde tam bir dijital kontrolün kurulması ihtimali ve benzeri pek çok felaketin hangisinin başlıca felaket sayılacağı konusunda yarıştığı tuhaf bir dönemde yaşıyoruz. Ayrıca, bunlardan hangisinin Jacques Lacan’ın “point de capiton” (kapitone noktası) [diğer olayları ortak bir anlam çerçevesinde birleştiren ana fikir] olarak adlandırdığı, Almanca’ya sanırım “Stepppunkt” olarak çevrilen ve diğerlerini bir bütün haline getiren unsur olarak kabul edileceği anlamında da bir öncelik söz konusu.

Günümüz kamuoyundaki tartışmalarda bu kapitone noktası için öne çıkan başlıca konu küresel ısınma olsa da, son zamanlarda en azından bizim bölgemizde en önemli çatışma olarak görünen, aşı yanlıları ile aşı karşıtları arasındaki çatışmadır. Buradaki sorun şudur ki, COVID konusunda kuşku duyanlar için asıl felaket, pandeminin bir felaket olduğuna dair sahte tasavvurdur; onların iddiasına göre bu algı, iktidar sahipleri tarafından toplumsal kontrolü güçlendirmek ve ekonomik sömürüyü artırmak amacıyla manipüle edilmiş, hatta yaratılmıştır.

Aşı karşıtı mücadelenin, devlet kontrolüne karşı mücadele, bilime karşı mücadele, şirketlerin ekonomik sömürüsüne karşı mücadele, yaşam tarzımızı savunma mücadelesi ve benzeri diğer mücadeleleri nasıl bir araya getirdiğine daha yakından bakıldığında, aşı karşıtı mücadelenin bu kilit rolünün, bence bazı yönlerden antisemitizme bile benzeyen ideolojik bir çarpıtmanın sonucu olduğu ortaya çıkıyor. Tıpkı antisemitizmin, antikapitalizmin başka bir hedefe kaydırılmış ve ideolojik olarak çarpıtılmış bir biçimi olması gibi, aşı karşıtı mücadele de iktidardakilere karşı sınıf mücadelesinin başka bir hedefe kaydırılmış ve ideolojik olarak çarpıtılmış bir biçimidir.

Bu karmaşada bir çıkış yolu bulmak için, belki de kıyamet ile felaket arasındaki ayrımdan yararlanmalıyız; “felaket” terimini Günther Anders’in “çıplak kıyamet” olarak adlandırdığı şeye ayırmalıyız; yani, hepinizin bildiğine emin olduğum gibi, eski Yunanca “apokalypsis” sözcüğü “açığa çıkarma”, yani gizli olanı ortaya koyma anlamına gelir. Dini bir söylemde kıyamet, gizli olanı, sıradan yaşamlarımızda göremediğimiz nihai gerçeği ortaya çıkarır. Anders, “Krallıksız Kıyamet” başlıklı denemesinde “çıplak kıyamet” kavramını ortaya attı. Metninden bir alıntı: “Sadece bir çöküşten ibaret olan, yeni ve olumlu bir durumun ya da yeni bir krallığın başlangıcını temsil etmeyen kıyamet.” Alıntı sonu. Anders’in düşüncesi, nükleer bir felaketin tam da böyle bir “çıplak kıyamet” olacağı yönündeydi. Bundan yeni bir krallık doğmayacaktır. Sadece kendimizin ve dünyamızın yok oluşu olacaktır.

Ve bugün sormamız gereken soru şudur: Günümüzde hepimizi tehdit eden bu çok sayıdaki felaket, nasıl bir kıyametin habercisi?

Dijitalleşme, Gözetim ve Özgürlüksüzlük

En bariz adaydan başlayayım. Hayatımızın bütünüyle dijitalleşmesi nasıl bir kıyametin habercisidir? Medyamızda dijitalleşmenin oluşturduğu tehdit tartışıldığında, odak noktası genellikle Shoshana Zuboff’un “Gözetim Kapitalizmi” adını verdiği kapitalizmin yeni yüzüdür; muhtemelen çoğunuz onun bu kitabını biliyorsunuzdur. Kitabından bir alıntı: “Bilgi, otorite ve iktidar, bizi yalnızca insani doğal kaynaklar olarak gören gözetim sermayesinin elindedir. Artık kendi deneyim haritalarımızdan kendi kaderini tayin etme hakları silinmiş yerli halkız.” Alıntı sonu. Dolayısıyla, dijital makineler tarafından izlenen ve gözlemlenen bizler sadece birer malzeme değiliz, aynı zamanda sömürülüyoruz ve eşitsiz bir mübadeleye dahil ediliyoruz; işte bu yüzden, artı değer rolünü üstlenen “davranışsal artı” kavramını burada kullanmak bütünüyle yerindedir.

İnternette gezinirken, alışveriş yaparken, televizyon izlerken ve benzeri faaliyetlerde bulunurken, istediğimizi elde ediyoruz ama karşılığında daha fazlasını veriyoruz. Kendimizi tamamen açığa çıkarıyoruz. Hayatımızın ayrıntılarını ve alışkanlıklarımızı dijital “büyük öteki”ye şeffaf hale getiriyoruz. Paradoks elbette şu ki, bizi fiilen köleleştiren bu eşitsiz değiş tokuşu, özgürlüğümüzün en yüksek ifadesi olarak algılıyoruz. İnternette özgürce gezinmekten daha özgür ne olabilir ki? Bence toplumlarımızın tehlikesi de budur. İşte bu yüzden özgür dünyamızı da analiz etmeliyiz. Çin’de herkes kimin patron olduğunu bilir. Hiçbir yanılsamaları yoktur. Ama Amerika Birleşik Devletleri’nde, aman Tanrım, insanlar gerçekten özgür olduklarını düşünüyorlar – yoksa “özgür olmadıklarını” mı demeliyim? Ve bence en tehlikeli özgür olmama hali, özgürlük olarak deneyimlenen özgür olmama halidir. Bunun farkında bile değilsiniz. Ancak, bu gözetim kapitalizmi ne kadar önemli olursa olsun, bence henüz durumu kökten değiştiren asıl unsur değil.

Doğrudan beyin-makine arayüzü olasılığında, yeni egemenlik biçimleri için çok daha büyük bir potansiyel görüyorum; bence bu, günümüzde “tarihin sonu” için en önemli adaydır. Bu gerçekleştiğinde –eğer gerçekleşirse– geriye kalanlar tarih olmayacak, en azından bildiğimiz ve deneyimlediğimiz şekliyle tarih olmayacak. İç yaşamımız, düşünce akışımız ile dış gerçeklik arasındaki mesafe, kendimizi özgür olarak algılamamızın temelini oluşturur. Düşüncelerimiz, dış gerçeklikten uzak oldukları ölçüde özgürdür; bu sayede düşüncelerimizle oynayabilir, düşünce deneyleri yapabilir, hayal kurabiliriz ve benzeri şeyleri gerçeklikte doğrudan bir sonuç doğurmadan gerçekleştirebiliriz. Burada kimse bizi kontrol edemez.

Ancak iç dünyamız gerçeklikle doğrudan bağlantılı hale geldiğinde, yani düşüncelerimizin doğrudan sonuçları olduğunda ya da gerçekliğin bir parçası olan bir makine tarafından doğrudan düzenlenebildiğinde ve bu anlamda artık bize ait olmadıklarında, fiilen bir post-insan durumuna girmiş oluruz. Bu konuyu ele aldığımda insanlar genellikle bana “ama bu bir ütopya, böyle bir şey olmayacak” derler. Eh, bu konuda fazla iyimser olmayın. Bu durum, sanki önemsiz bir ayrıntıymış gibi, zaten şu anda yaşanıyor. Her zaman Çin’den bahsetmekten nefret etsem de, onlar da bizim yaptığımız şeyleri yapıyorlar; yalnız biz bunları biraz daha gizli yapıyoruz. Binlerce Çinli ilkokul öğrencisinin, henüz düşüncelerini okuyamayan ancak beyin aktivitelerini izleyen bir tür metal halka takmak zorunda olduğunu biliyorsunuz; böylece öğretmen artık onların uykuya dalıp dalmadıklarını vb. izlemek zorunda kalmıyor. Dikkatinizi vermezseniz, bu durum öğretmenin ekranında anında görünüyor. Tamam.

Atıklar ve Uzayıp Giden Tarihin Sonu

Şimdi bir sonraki noktaya geçiyorum. Dijitalleşmenin gerçekliğimizi sanallaştırdığına, cinsellik de dâhil olmak üzere gerçek yaşamla bağımızı yitirdiğimize ilişkin yakınmaları sık sık duyuyoruz. Ancak maddi gerçeklikten bahsedersek, bu çoğunlukla doğal kaynakların tükenmesi veya giderek azalan miktarıyla ilgilidir. Ama bence bunun tam tersinin, yani fazlalığın, okyanuslarda dolaşan milyonlarca ton plastik atıktan hava kirliliğine kadar her tür atığın hızla artan miktarının da var olduğunu belirtmek çok önemli. Bu fazlalığın adı “emisyon”dur. Salınan şey, geri dönüştürülemeyen, doğanın döngüsüne yeniden entegre edilemeyen bir fazlalıktır. Doğaya aykırı bir kalıntı olarak varlığını sürdüren ve sonsuza dek artan bir fazlalıktır. Bence bu atık, bir tür insan atığı oluşturan evsiz mültecilerin maddi karşılığıdır.

Elbette burada “atık” derken, küresel meta dolaşımının bakış açısından konuşuyorum.

Burada akla gelen şu sorudur: Ya terimin tam anlamıyla bir kıyamet – ki bu, şimdiye kadar görünmez olan bir gerçeğin açığa çıkması anlamındaki kıyameti de içerir – hiç gerçekleşmezse? Ya gerçek, die Wahrheit, felaketi anlamlandırmak için sonradan kurulan bir şeyse? Bazıları, Doğu Avrupa’daki komünist rejimlerin çöküşünün gerçek bir kıyamet olduğunu savunabilir. Bu olay, sosyalizmin işe yaramadığı, liberal demokrasinin nihayet keşfedilen en iyi sosyo-ekonomik sistem olduğu gerçeğini ortaya çıkardı. Ancak Fukuyama’nın “tarihin sonu” rüyası, on yıl sonra, diyelim ki 11 Eylül’de, sert bir uyanışla sona erdi. Dolayısıyla bugün, en iyi şekilde “sonun sonu” olarak nitelendirilebilecek bir çağda yaşıyoruz. Döngü tamamlandı.

Bir felaketten kıyamete, oradan da tekrar felakete geçtik. Tarihin sonuna geldiğimizi defalarca duyuyoruz, ancak bu son bir türlü bitmek bilmiyor ve hatta kendine özgü bir zevk bile veriyor.

Cinsellik, Fantezi ve Desteğin Yitimi

Şimdi biraz daha ileri gitmek istiyorum. Genellikle felaketi, Gerçek’in [deneyimimizi anlamlandıran çerçeveye sığmayan şeyin] deprem ya da savaş gibi bir olayla sertçe araya girip gerçekliğimizi oluşturan simgesel kurguyu çökertmesi olarak düşünürüz. Toplumsal gerçeklik deneyimimizi bu kurgu yapılandırır. Fakat gerçeklik olduğu gibi kalırken onunla ilişkimizi taşıyan simgesel kurgunun çözülmesi de en az bunun kadar büyük bir felaket olabilir. Bazılarınıza şoke edici, hatta müstehcen gelebilecek bir örnek vereyim. Cinselliği ele alalım; çünkü kurgular hiçbir alanda cinsellikte olduğu kadar belirleyici değildir. Eve Wiseman, The Guardian’da cinsel ilişkilerde rızanın rolünü tartıştığı bir yazısında, Jon Ronson’ın internet pornografisi üzerine hazırladığı The Butterfly Effect adlı podcast dizisinden bir anı aktarır. Bir porno filminin çekiminde oyuncu, sahnenin ortasında ereksiyonunu kaybeder.

Ereksiyonu geri kazanmak için, altındaki çıplak kadından yüzünü çevirir, telefonunu kapar ve çaresizce Pornhub’ı arar. Eve Wiseman, “Bu bana belli belirsiz kıyametvari göründü” diye yazıyor. Neden? Wiseman’ın yorumu: seks dünyasında bir şeyler çürümüş. Katılıyorum, ancak buna psikanalizin öğrettiği dersi de eklemek isterim. İnsan cinselliği kendi içinde sapkındır; sadomazoşist tersine dönüşlere ve özellikle de gerçeklik ile fantezinin karışımına maruz kalır. Partnerimle baş başa olduğumda bile, onunla olan cinsel etkileşimim fantezilerimle ayrılmaz bir şekilde iç içe geçmiştir. Her cinsel etkileşim, potansiyel olarak gerçek bir partnerle yapılan mastürbasyon gibi yapılandırılmıştır. Seni kucaklıyorum – bunu kişisel algılamayın, soyut bir örnek veriyorum – seni çıplak olarak ellerimde tutuyorum, ama seni sadece fantezimi gerçekleştirmek için bir araç olarak kullanıyorum. Partnerimin bedenini ve etini, fantezilerimi canlandırmak için bir araç olarak kullanıyorum.

Partnerimin ve benim bedensel gerçekliğimiz ile fanteziler dünyası arasındaki bu yarığı, ataerkilliğin, toplumsal tahakkümün ya da sömürünün yarattığı bir çarpıtmaya indirgeyemeyiz. Bence bu uçurum en başından beri var. Bu yüzden, ereksiyonunu yeniden kazanmak için iPhone’unda Pornhub’da arama yapan oyuncuyu gayet iyi anlıyorum. Performansını sürdürebilmek için fanteziye dayalı bir destek arıyordu. Böyle bir kurgu kaybı, hardcore oyuncunun başına gelen şeydi; cinsel aktivitesini sürdürmek için Pornhub görüntülerine ihtiyaç duyan kişinin başına gelen şey buydu. Bir düşünün. Bunda yine korkutucu bir şey var. Mesele sadece, herhangi bir nedenle sevişemediğinizde, bir partner bulamadığınızda ya da iktidarsız olduğunuzda bunu hayal etmeniz değil. Hayır, gerçek seks yapsanız bile hayal kurmanız gerekiyor. Hayali kaybederseniz geriye kalan şey, temelde bir kabustur.

Felsefenin İki Sonu

Bu da bizi başka bir kıyamet senaryosuna getiriyor ve şimdi konuşmamın ikinci kısmına odaklanmak istiyorum. Lütfen bu konuda çok sıkılmayın. Uzun zamandır öngörülen felsefenin sonu. Bilirsiniz, insanlar felsefenin sonundan bahsettiğinde, tanrım, Kant’tan itibaren felsefenin sonunun her post-Kantçı felsefenin bir özelliği olduğunun farkında mıyız? Kant için bu, felsefenin mümkün olma koşullarıdır, henüz metafizik değildir. Fichte, Hegel, Schelling için de durum aynıdır. Hegel’de artık felsefe değil, Wissenschaft selbst, yani bilimin kendisi söz konusudur. Marx’ta durum açıktır; Nietzsche, Heidegger ve daha niceleri de öyle. Ancak bugün, felsefenin iki farklı sonunun yaşandığı eşsiz bir dönemde yaşadığımızı düşünüyorum. Biri, eski metafizik spekülasyonların alanını işgal eden pozitif bilimlerdeki son; diğeri ise Heidegger’in de aralarında bulunduğu bazı düşünürler tarafından ilan edilen sondur.

Heidegger, aşkınsal yaklaşımı radikal bir sonuca ulaştırarak felsefeyi tarihsel olayların (Ereignisse), yani varlığın açığa çıkma biçimlerinin tanımlanmasına indirgemiştir. Son on yıllarda deneysel fizikteki teknolojik ilerleme, klasik bilimsel dünya tasavvurunda düşünülemez olan yeni bir alan, yani deneysel metafiziği ortaya çıkarmıştır. Daha önce felsefi tartışma konusu olduğu düşünülen sorular, ampirik araştırmanın kapsamına girmiştir. Şimdiye kadar zihinsel deneylerin konusu olan şeyler, giderek gerçek laboratuvar deneylerinin konusu haline gelmektedir.

Örneğin, gerçeklikte tesadüf var mı yok mu, nedensellik zaman ve mekanla sınırlı mı ve yerel koşullara bağlı mı, gözlemimizden bağımsız olarak gerçekliğin durumu nedir gibi tam anlamıyla metafizik sorular; hatta evrenimizin zamansal ve mekansal bir başlangıcı ve sonu var mı, özgür irademiz var mı gibi büyük sorular. Günümüzde – ki ben buna katılmıyorum, sadece durumu aktarıyorum – bu soruları artık filozoflara sormuyoruz; kuantum kozmologlarından, bilişsel bilimlerden ve benzeri alanlardan bir cevap bekliyoruz. İşte bu nedenle Stephen Hawking, son kitabı The Grand Design’ın en başında, felsefenin öldüğünü zaferle ilan ediyor.

Öte yandan, bugün en azından Amerikalıların “kıta felsefesi” dediği alanda hâlâ hâkim olan başka bir yaklaşım var. Ben buna “aşkınsal tarihselcilik” [bilgimizin mümkün olma koşullarını tarihsel dönemlere bağlayan yaklaşım] diyorum; nedenini hemen açıklayacağım. Bu yaklaşımda gerçeklikle ilgili naif sorular, tam da naif sorular olarak görülür: bilgimizin nihai çerçevesini sağlayamazlar. Örneğin Michel Foucault’yu ele alalım. Onun hakikat anlayışı şöyle özetlenebilir: Doğruluk ya da yanlışlık, ifadelerimizin dolaysız bir özelliği değildir; farklı tarihsel koşullarda farklı söylemler kendi hakikat etkilerini üretir. Her biri, hangi iddianın doğru sayılacağını belirleyen kendi ölçütlerini de beraberinde getirir.

Michel Foucault’dan kısa bir alıntı: “Sorun, söylem içinde bilimsellik ya da hakikat kategorisine giren unsurlarla başka bir kategoriye giren unsurlar arasında bir sınır çizmekten ibaret değildir; asıl mesele, ne doğru ne de yanlış olan söylemler içinde hakikat etkilerinin tarihsel olarak nasıl üretildiğini görmektir.” Alıntı sonu. Dolayısıyla bilim, hakikati kendi ölçütleriyle tanımlar. Açık, net ve tercihen biçimsel terimlerle ifade edilmesi gereken bir önermenin doğruluğu, herkes tarafından tekrarlanabilen deneysel yöntemlerle belirlenir. Dini söylem ise farklı bir şekilde işler. Onun hakikati, daha yüksek bir güç tarafından şefkatle kontrol edilen anlamlı bir dünyada yaşama deneyimini yaratan karmaşık retorik yollarla belirlenir.

Örneğin, Michel Foucault’ya “Özgür iradem var mı?” gibi büyük bir metafizik soru sorulsaydı, onun cevabı şunun gibi olurdu: “Bu sorunun anlamı ancak belirli bir episteme [neyin bilgi sayılacağını belirleyen tarihsel çerçeve], yani bu sorunun hangi koşullarda doğru ya da yanlış olduğunu belirleyen bir bilgi ve iktidar alanı içinde ortaya çıkabilir.” Ve nihayetinde yapabileceğimiz tek şey, bu epistemeyi tanımlamaktır. Foucault’ya göre, Almancada “Unhintergehbares” olarak adlandırılan, ötesine ulaşılamayan şey, basitçe tarihsel olarak belirlenmiş epistemedir. Bilimsel ve aşkınsal olmak üzere bu iki yaklaşım birbirini tamamlamaz. Bunlar birbirini dışlar, ancak her birinin içsel yetersizliği, diğerine yer açar. Bilimler, döngüyü kapatamaz ve nesnesini analiz ederken kullandığı yaklaşımı, nesnesine dayandıramaz. Bunu yalnızca aşkınsal felsefe yapabilir.

Tıpkı burada olduğu gibi, sadece Heidegger değil; her ne kadar aralarında büyük farklar olsa da, Heidegger’in en büyük rakibi Habermas bile, düşünme yeteneğimizi geliştirmeye yönelik bilişsel bilimsel girişimlerin döngüsel olduğunu, bu girişimlerin gerçekliğe yönelik belirli bir bilimsel yaklaşımı önceden varsaydığını ve bu yaklaşımın bilimsel projenin kendisinden içkin olarak kanıtlanmadığını söylerken haklıdır. Öte yandan, aşkınsal felsefe kendini varlığın farklı açığa çıkışlarını betimlemekle sınırlar ve varlıkların bize nasıl göründükleri ufkunun ötesinde nasıl oldukları gibi naif ontik soruyu göz ardı etmek zorundadır. Bilim ise, bu soruyu gündeme getirerek, şeylerin doğası hakkındaki boşluğu doldurur.

Heidegger, Delilik ve Bilinçdışı

Şimdi Heidegger’e geri dönelim. Heidegger, son derece tutarlı bir aşkınsal filozof olsa da – ne demek istediğimi anlıyorsunuz – bence Heidegger felsefeyi bir anlamda gerçekten sonuna kadar götürdü. Ona göre, düşüncenin yapabileceği en radikal şey, varlığın tarihsel dönemlere özgü açığa çıkışlarını basitçe betimlemektir; örneğin Heidegger için, gerçeklik olarak deneyimlediğimiz şeyin Orta Çağ’dan moderniteye doğru nasıl değiştiği gibi. Modern öncesi dönemlerde anlam, daha derin anlamlar ve benzeri unsurlar, gerçekliğin kendisinin bir parçasıydı. Moderniteyle birlikte ise gerçekliğin kendisinin, mekanik yasalarla düzenlenen gri bir yapı olduğu varsayılır ve anlam, sadece bizim tarafımızdan ona yansıtılır. Ancak Heidegger için durum budur. Bunun ötesine geçip şu naif soruyu soramazsınız: “Tamam, peki ama bize tarihsel olarak açığa çıkmasından önce var olan herhangi bir şey var mı?”

Şimdi asıl ilginç noktaya geliyorum; burada Heidegger’in düşüncesini sınırına kadar zorlamak istiyorum. Heidegger, hakikat boyutundan bile önce gelen gizlenmişliği, hakikat-olmayanı (Verborgenheit, Lethe) ele alırken şöyle der: “İnsanın hakikatin özsel açılımına adım atması, insan varlığının bir yerinden olma (Verrückung), varolanlar arasındaki konumunun sarsılması anlamında dönüşmesidir.” Alıntı sonu. Burada sözü edilen sarsılma, psikolojik ya da klinik anlamda delilik değildir. Çok daha radikal, ontolojik [varlığın temel yapısıyla ilgili] bir sapmaya, tersine dönüşe işaret eder: evren sanki temelinden yerinden çıkmıştır. Büyük filozoflar arasında Schelling ve Hegel’in bu boyutu açıkça gördüğünü düşünüyorum. Hegel’i okuyun.

Bu bakımdan Hegel, deliliğin tarihi üzerine ünlü kitapların yazarı Michel Foucault’nun kendisinden bile daha Foucaultcudur. Dolayısıyla Hegel’e göre delilik, insan ruhunun tesadüfi bir kayması, bozulması ya da hastalığı değil; bireysel ruhun temel ontolojik yapısı olarak ruhun içine kazınmış bir şeydir. İnsan olmak, potansiyel olarak deli olmak demektir. Hegel’in Ruh Felsefesi’nin ilk bölümü olan “Antropoloji”den bir alıntı: “Deliliğin, ruhun gelişiminde kaçınılmaz olarak ortaya çıkan bir biçim ya da aşama olarak yorumlanması, elbette her zihnin, her ruhun aşırı akıl bozukluğu aşamasından geçmesi gerektiğini iddia ettiğimiz şeklinde anlaşılmamalıdır.

Böyle bir iddia, “Rechtsphilosophie”sinde suçun insan iradesinin zorunlu bir tezahürü olarak ele alındığı için, suç işlemenin her birey için kaçınılmaz bir zorunluluk olduğu varsayımında bulunmak kadar saçma olur. Suç ve delilik, insan zihninin genel olarak gelişim süreci boyunca aşması gereken iki uç durumdur.” Alıntı sonu. Dolayısıyla, delilik olgusal bir zorunluluk olmasa da, insan zihnini oluşturan biçimsel bir olasılıktır. Bu, normal bir özne olarak ortaya çıkabilmemiz için üstesinden gelmemiz gereken bir tehdittir; yani normallik, ancak bu tehdidin aşılmasıyla ortaya çıkabilir. Önce normal bir zihne sahip olduğumuz ve sonra bazılarımızın maalesef bunu başaramayıp deliliğe gerilediği söylenemez. Hayır, normal zihin, delilik tehdidine karşı bir savunma mekanizmasıdır.

Ayrıca şunu da unutmamalıyız ki Heidegger, delilik hakkındaki bu satırları, Schelling’in Freiheitsschrift’i (İnsan Özgürlüğü Üzerine İnceleme) adlı eserini yoğun bir şekilde okuduğu yıllarda kaleme almıştır; bu metin, kötülüğün kökenini tam da bir tür ontolojik delilikte, yani varlıklar arasındaki insanın konumunun bozulmasında görür. Heidegger’den alıntı: “İnsan, özünde bir felakettir, onu gerçek özden uzaklaştıran bir tersine dönüş. İnsan, varlıklar arasında tek felakettir.” Biraz daha sabredin, sonra yakında daha hafif ya da hatta daha karanlık şeyler gelecektir. Tamam. Öyleyse Heidegger’e göre, Dasein’a—Heidegger’in Varlık ve Zaman’dan itibaren insan için kullandığı terim—ait olan bu bozukluğun (Verrücktheit) nihai nedeni, Dasein’ın tanım gereği bedensel olması gerçeğinde yatmaktadır.

Hayatının sonlarına doğru Heidegger, felsefe açısından şunu kabul eder; alıntılıyorum: “Beden fenomeni en zor sorundur. İnsandaki bedensellik, das Leibliche, hayvani bir şey değildir. Ona eşlik eden anlama biçimi, metafiziğin bugüne kadar değinmediği bir şeydir.” Alıntı sonu. Bugün ayrıntılarına giremeyeceğim ama şu hipotezi öne sürmek istiyorum: Bu temel soruya ilk dokunan, psikanaliz, psikanalitik kuramdır. Freud’un erojen bölgeler etrafında örgütlenen, libidoyla beslenen erotikleşmiş bedeni, tam da bu hayvani ve biyolojik olana indirgenemeyen beden değil midir? Ne yazık ki Heidegger bunu görmez. Zollikon Seminerleri’nde Freud’u basit bir mekanik nedensellik deterministi olarak reddederken bu boyutu bütünüyle gözden kaçırır.

Heidegger’den bir alıntı: “Freud, insan bilincindeki olguların boşluk bırakılmadan açıklanabileceğini varsayar. Yani nedensel bağlantıların sürekliliği ile. Bilincimizde böyle bağlantılar bulunmadığından, Freud’un, içinde boşluksuz nedensel bağlantıların bulunması gereken bilinçdışını icat etmesi gerekti.” Bu yorum doğru görünebilir. Freud, bilincimizde kafa karıştırıcı, tesadüfi bir zihinsel olgular yığını, dil sürçmeleri, rüyalar, belirtiler vb. olarak görünen şeylerin içinde nedensel bir düzen keşfetmeye ve bu yolla ruhsal yaşamımızı düzenleyen nedensel bağlantı zincirini tamamlamaya çalışmıyor mu? Ancak bence Heidegger, Freudcu “Unbewusste”nin, yani bilinçdışının, tam da nedensel bağlantının sürekliliğini bozan ve kesintiye uğratan bir ötekilikle [alışılmış deneyimimize yabancı olanla] travmatik karşılaşmaya dayandığını gözden kaçırıyor.

Bilinçdışında karşılaştığımız şey, tam anlamıyla bir nedensel bağlantı değil, travmatik bir kopuşun yankıları ve artçı sarsıntılarıdır. Freud’un “semptom” olarak adlandırdığı şeyler, bu travmatik kopuşla başa çıkma biçimleridir; fantezi ise bu kopuşu örtbas etmeye yönelik bir oluşumdur.

Bir Felaket Olarak İnsan

Şimdi asıl soruyla karşı karşıyayız. İnsan, varolanlar arasındaki tek felaketse, bir istisna mıdır? Evrene güvenli bir mesafeden bakmak gibi imkânsız bir bakış açısını benimsediğimizi düşünelim. O zaman, insan yalnızca bizim bakış açımızdan bir felaket olduğu için, karşımızda felaketlerle bozulmamış bütünlüklü bir varlık dokusu mu görürüz? Öyleyse Kantçı bir tutum mu benimsemeliyiz: Biz bir felaketiz, ama yalnızca kendimiz için? Sonluluğumuz nedeniyle gerçekliği hep çarpık, yerinden kaymış bir bakış açısından görürüz; kendinde olduğu hâliyle değil.

Tabii ki şu anda bu konuya girmeye vaktim yok ama bence buradaki cevabımız, sizin zarif giriş konuşmanızda da belirtildiği gibi, çok daha radikal bir düşünce çizgisinde olmalı; burada yalnızca bir yön göstermek için Jakob Böhme gibi Avrupalı mistikleri ve Schelling’i anıyorum; onlar, hayır, felaketin zaten Tanrı’nın kendi içinde gerçekleştiğini iddia ediyorlar. Bundan yola çıkarak, nasıl desem, Tanrı’dan bir dünya, bir gerçeklik ortaya çıkar; çünkü Tanrı’nın kendisinde bir şeyler ters gitmiştir. Ve bence bu yüzden kendime biraz ironik bir şekilde “ateist Hıristiyan” diyorum; Hıristiyanlığın bildiği şey budur. Bilirsiniz, diğer tüm dinler şunu söyler: “Düşmüş bir dünyada yaşıyorsunuz, dua edin, iyi olun ve kendinizi en azından biraz olsun Tanrı’ya doğru yükseltebilirsiniz.” Hıristiyanlığın mesajı ise bunun tam tersidir.

Tanrı tarafından terk edildiğinizi düşündüğünüzde, kendisi de Babası tarafından terk edilmiş olan çarmıhtaki Mesih ile özdeşleşin. O meşhur “Eli Eli lama” sözünü bilirsiniz; insanlığınızı ancak, Tanrı’nın kendisindeki bu kökten kopuşla özdeşleşerek aşabilirsiniz. Tabii ki şu anda tüm bunları detaylıca ele alacak vaktim yok. Bu, kıyamet, felaket ve benzeri konular hakkındaki ontolojik duruşumdur. Gerçeklik hakkında oluşturduğumuz her imge, en üst düzey bilimsel olanlar bile – kuantum fiziği, görelilik teorisi formülasyonları – zaten yanlış değildir, ancak basitçe bizim bakış açımızı içerir. Bizden bağımsız olarak gerçekle kurduğumuz tek temas, kökenimizde bu psikotik çöküşü, deliliği deneyimlediğimiz zamandır. Ve şimdi, son olarak, neden Heidegger’e odaklandığımı açıklamak istiyorum. Çünkü biliyorsunuz, Heidegger bunu kabul eder.

Heidegger çoğu zaman varlık sorusuna takılıp kalmış biri olarak bir kenara bırakılır. Oysa geç dönem metinlerinden birinde şu soruyu bütünüyle ihmal ettiğini açıkça kabul eder: Gerçeklik, varlığın bize tarihsel olarak açılmasının dışında, kendi başına nasıldır? Alıntılıyorum: “Kendime sık sık şunu soruyorum; bu benim için uzun zamandır temel bir sorudur: İnsan olmasaydı doğa ne olurdu?” Ancak hayatının sonlarına doğru, Walter Benjamin’i de hatırlatan mistik düşüncelerle bu soruya yaklaşır. Doğada bir tür acı ve özlem olduğunu söyler. Biz insanlar konuşmaya başladığımızda, doğanın kendi içinde sessiz kalan bu acısı dile gelir. Benjamin de bunu söyler.

Pekala, fazla uzatmadan söylemek gerekirse, tüm bunlardan çıkarılacak oldukça hüzünlü sonuç şudur: Bir felaket, gelecekte bizi bekleyen, iyi düşünülmüş bir stratejiyle önlenebilecek bir şey değildir. Felaket, sadece temel ontolojik anlamıyla değil, her zaman zaten olmuş bir şeydir ve biz insanlar da ondan geriye kalanlarız. Her düzeyde, en ampirik anlamda bile. Şu ana kadar en önemli enerji kaynağımız olan muazzam petrol ve kömür rezervleri, insanlığın ortaya çıkmasından önce dünyamızda meydana gelen muazzam felaketlerin tanıklığı değil midir? Normal durumumuz, tanımı gereği kıyamet sonrasına aittir. Bu yüzden bence temel duruşumuz, zaten kıyametin içinde olduğumuz yönünde olmalı; “kıyamet olacak mı” diye panik yayanların sorunu, aşırı karamsar olmaları değil, tehlikeyle yüzleşmeyi kabul etmekten korkmalarıdır.

Meslektaşım Alenka Zupančič’in şu sözlerini alıntılamak istiyorum: “Görünüşe göre, kıyamet gibi bir tehdidin bizi ölümüne korkutmasına izin vermektense ölmeyi tercih ediyoruz.” Bunun yalnızca soyut bir düşünce olduğunu mu düşünüyorsunuz? Size bir örnek vereyim. İlkbaharda, Teksas Vali Yardımcısı Dan Patrick, kendisi gibi yaşlıların koronavirüs krizi sırasında ülkenin ekonomisini ve yaşam tarzını feda etmek istemediklerini söyledi. Dan Patrick’in bir konuşmasından alıntı: “Kimse bana ulaşıp, ‘Bir yaşlı vatandaş olarak, tüm Amerikalıların sevdiği Amerika’yı korumak, onu çocuklarınız ve torunlarınız için ayakta tutmak karşılığında hayatta kalma şansınızı riske atmaya hazır mısınız?’ diye sormadı.” Patrick şöyle dedi: “Eğer takas buysa, ben varım.” Yani onun düşüncesine göre en önemli şey Amerikan ekonomisi ve yaşam tarzıdır; bu, bütün yaşlıların ölmesi anlamına gelse bile, bunu kabul etmeliyiz.

Bence bu bir cesaret gösterisi değil, kahramanca bir fedakârlık da değil; aksine bir korkaklık örneğidir. Patrick, felaket tehdidiyle cesurca yüzleşmek ve yaşam tarzımızı değiştirme gerekliliğiyle başa çıkmak yerine ölmeyi tercih ediyor.

Ekolojik Kriz ve Kolektif Eylem

Peki, böyle bir çıkmazda ne yapmalıyız? Şimdi yavaş yavaş sonuca yaklaşıyorum ama çılgın fikirlerim var; uyuyorsanız uyanın, hadi gelin. Bence en büyük tehdit, ekolojik krizin bize öğrettiği dersin “biz doğanın merkezinde değil, bir parçasıyız” olduğu şeklindeki yaygın kanıdır. Dolayısıyla yaşam tarzımızı değiştirmeli, bireyciliğimizi sınırlamalı, yeni bir dayanışma geliştirmeli ve dünyamızdaki mütevazı yerimizi kabul etmeliyiz. Genelde duyduğumuz şey bu, değil mi? Mütevazılık: Biz dünyanın merkezi değiliz; ya da Judith Butler’ın sözleriyle: “İnsanlar için yaşanabilir bir dünya, merkezinde insanları barındırmayan, gelişen bir dünyaya bağlıdır. Çevresel toksinlere karşı çıkmamızın nedeni, sadece biz insanların zehirlenme korkusu olmadan yaşayabilmemiz ve nefes alabilmemiz için değil, aynı zamanda su ve havanın da kendi yaşamlarımızı merkez almayan bir yaşam sürmesi gerektiğidir.” Alıntı sonu.

Bu görüşe tamamen karşı çıkıyorum. Küresel ısınma ve diğer ekolojik tehditler, çevremize yönelik, yaşam biçimlerinin kırılgan dengelerine yönelik inanılmaz derecede güçlü ve doğrudan müdahaleler yapmamızı gerektirmiyor mu? Ortalama sıcaklık artışının iki santigrat derecenin altında tutulması gerektiğini söylediğimizde, belirli bir varlık ya da alt tür olarak değil, yeryüzündeki yaşamın genel yöneticileri olarak konuşuyor ve hareket etmeye çalışıyoruz. Mütevazı bir tür olarak değil. Dünyanın yenilenmesi, açıkça görülüyor ki, daha küçük ve daha ihtiyatlı bir rol üstlenmemize bağlı değildir. Bu, bizim devasa rolümüze bağlıdır; işte bu, sınırlılığımız ve ölümlülüğümüz hakkındaki tüm söylemlerin altında yatan gerçektir. Marx’a karşı oldukça eleştirel olsam da, onun da ifade edeceği gibi, bizler evrensel varlıklarız. Özellikle de sözde “derin ekolojistler”in böyle olduğunu düşünüyorum.

Hani bazen diğer canlıların, hatta nehirlerin ve ormanların bile yaşamaya dair kendi hakları olduğunu iddia ederler ya. Evet, ama onlar bunun farkında değiller. Biz insanlar onların haklarını savunuyoruz. Görünüşte en mütevazı olan derin ekolojistler, hayal edebileceğiniz en kibirli kişilerdir. Bizi, insanları sanki genel müdürlermişiz gibi konumlandırıyorlar. Şimdi, çok uzatmamak için otorite konusuna değindiğim çok önemli bir bölümü atlamak istiyorum. Hannah Arendt’e karşı oldukça eleştirel bir tutum sergiliyorum; kendisi tesadüfen Günther Anders’in eşiydi, ancak otoriteyle ilgili bir metninde çok derin bir şey söylüyor. Diyor ki, özellikle günümüz dünyasında bu durum onun zamanındakinden daha da geçerli olsa da, çocuklarınıza geleceğin ne getireceğini gerçekten garanti edemezsiniz; çünkü geleceği kontrol edemeyiz.

Çocuklarınız size “Anne, hayatın nasıl olacağından korkuyorum; pandemi, küresel ısınma…” diye sorduklarında onlara şunu söylemeniz tamamen haklı olurdu: “Kahretsin, ben de bilmiyorum. Hayatta kalmaya çalışıyorum, elimden ne gelir ki?” Etik açıdan trajik olan ise, bu doğru olsa bile, sahte de olsa otoritenize sadık kalmanız gerektiğidir. Böylesine rahat bir şekilde geri çekilme hakkınız yoktur. Öyleyse etik duruşumuz ne olmalı?

Antigone: İstisna ve Evrensellik

Şimdi sıra benim çılgın anımda. Korkmayın, seks yok, müstehcenlik yok. Antigone’ye geri dönmek istiyorum. Kimsenin beğenmediği bir yazı yazmıştım, Antigone’nin alternatif bir versiyonu, ama burada Antigone’ye daha olumlu bir bakış açısıyla yaklaşmak istiyorum. Kentin iyi ve yasal düzeni açısından, Antigone kesinlikle şeytani, ürkütücüdür. Onun meydan okuyan eylemi, şehrin güzel düzenini bozan, ölçüsüz ve aşırı bir ısrarı ifade eder. İroni şudur ki, Antigone kendini insan düzenini ayakta tutan kadim yasaların koruyucusu olarak sunarken, aslında tuhaf ve acımasız bir canavar gibi davranır. Onda kesinlikle soğuk ve canavarca bir yan vardır. Eğer bu kitsch kadınlık imgesini, o yumuşak ve anlayışlı tavrı arıyorsanız, o Antigone değil, kız kardeşi Ismene’dir.

Şimdi bunu kanıtlayayım. Antigone’nin bunu neden yaptığını anlamaya çalıştığımızda, bilirsiniz. Judith Butler’ı severim ama bu konuda onunla bazı görüş ayrılıklarım var. Genellikle Judith Butler’ın evrensel hümanist yaklaşımını benimseriz. Tanrılardan bile daha eski olan, her insanın saygıyla uğurlanmaya hakkı olduğunu belirten yazılı olmayan yasalarla ilgili –bence abartılmış olan– o pasajı alıntılarız. Ancak üzülerek söylemeliyim ki bu, Antigone’nin gerçek tutumu değildir. Antigone’nin gerçek tutumu, amcası Kreon ile girdiği şiddetli bir diyalogda, onu kardeşi Polynices’in defnedilmesinde ısrar etmeye iten yasanın ne olduğu şeklindeki kilit soruya nihayet cevap verdiği anda ortaya çıkar. İngilizceye yapılan standart çeviriden alıntı yapayım, pardon, bu çeviri temelde doğrudur: “Kendi çocuklarım için bunu asla yapmazdım. Ne onların annesi olarak ne de çürüyen bir koca için.”

Hayır, ne vatandaşlara ne de şehrin kanunlarına karşı gelerek değil. Bunu iddia ederken hangi kanuna dayanıyorum? Kocam ölseydi, başka bir koca bulurdum. Ve eğer bir çocuğumu kaybedersem, başka bir adamdan bir çocuk daha yapardım. Ama babam ve annem, ölüp Hades’in ülkesine gittiklerine göre, bir daha asla yaşayan bir erkek kardeşim olmayacak. Kardeşimi onurlandırmak için başvurduğum kanun buydu." Şunu dikkatlice okuyalım. Bildiğiniz gibi bu satırlar yüzyıllar boyunca bir skandala yol açtı; pek çok yorumcu, özellikle de Goethe, bunların sonradan eklenmiş olması gerektiğini iddia etti. Hatta çevirilerde bile, en azından İngilizceye yapılanlarda fark ettiğim kadarıyla, bu noktayı yumuşatmaya çalışılıyor. Tamamen yanlış olan bir çeviri buldum, örneğin: “İster çocuk annesi ister eş olsam da, her zaman bu mücadeleyi üstlenir ve şehrin kanunlarına karşı gelirdim.” Hayır, o tam tersini söylüyor.

Söz konusu kocam ya da çocuklarım olsaydı, cesetlerini çürümeye bırakırdım. Öte yandan, çürüyen cesetlere yapılan bu acımasız atıfı metinden çıkaran çeviriler de var. Onlar sadece, “Oğlum ya da kocam ölseydi, bu ritüeli yerine getirmezdim” gibi bir ifadeyle yetiniyorlar. Ancak benim en sevdiğim çeviri, metni radikal bir şekilde çeviren David Feldshuh’un çevirisidir. O satırı alıntılayayım: “Kreon’un kanunu gereği, bir kocam ya da oğlum ölseydi ona boyun eğerdim. Cesetlerinin, gömülmeden ve yalnız başlarına, buharlı tozun içinde çürümesine izin verirdim.” Yani, cesetlerinin çürümesine izin verirdim. Bu, sadece “tamam, orada gömülmemiş bir ceset var, onu görmezden gelirim” şeklinde bir olgunun ifade edilmesi değil. “Onların çürümesine izin verirdim” gibi aktif bir tutumdur.

Burada Antigone’nin, Judith Butler’ın evrenselci, liberal hümanist etik tutumunun tam karşısında olduğunu görüyoruz. Antigone’s Claim kitabını severim; ama onun tutumunu bir keresinde böyle nitelediğimde çok kızmıştı. Bu tutum kabaca şöyledir: Çoğumuz gereğince defnediliriz, fakat toplumun kıyısında, kısmen dışlanmış insanlar da vardır. Buradan tipik liberal proje çıkar: Bütün dışlananları, henüz tam olarak kabul edilmeyenleri içeri alalım; onlar da bunu hak ediyor. Oysa Antigone bunu söylemez. Herkesi kapsayan evrensel bir kural koymaz. Onun savı, “Herkes, Polynices gibi bir suçlu bile, gereğince defnedilmeyi hak eder” değildir. Şöyle der: “Diğerleri umurumda değil. Çürümelerine izin verirdim. Bunu yalnızca Polynices için yapıyorum.”

Antigone’yi etik anlayışımızla bağdaştırmak için, eyleminin yine de evrensel bir anlamı olduğu ileri sürülür: Onun özel durumu Polynices’tir, ama her Polynices’in, her kötü kişinin onu seven biri vardır. Böyle bakınca her ölüm bir istisna olur. Antigone’yi bu şekilde okuyabileceğimizi sanmıyorum. Çok basitçe söylersek, şehir uğruna savaşırken ölen en az yüzlerce kişi için de Polynices’le ilgili söylediğinin geçerli olduğunu bilmeliydi. Unutmayın, Polynices Thebai’ye saldıran bir haindi. Buna rağmen diğerlerini görmezden gelir. Üstelik gerekçesi çok tuhaftır: Kocası ya da çocuğu ölseydi, onların yerine başkasını koyabileceği için bedenlerini çürümeye bırakacaktı. Ölülere saygı neden yalnızca yeri doldurulamayanlar söz konusu olduğunda koşulsuz olsun?

Antigone’nin sözünü ettiği yerine koyma işlemi —başka bir koca bulmak, başka bir çocuk doğurmak— her kişinin benzersizliğini tuhaf biçimde göz ardı etmiyor mu? Muhtemelen biricikliği içinde seveceği kocasının yerini başka bir koca neden alabilsin? Ama bu başka bir sorun; sonuca geleyim. Antigone’nin yaptığı şey benzersizdir. Önce “Herkes gereğince defnedilmeyi hak eder” diye evrensel bir kural koyup sonra bunu “Öyleyse Polynices de” diye tekil duruma uygulamaz. Hayır, onun evrensel kuralı “Cesetleri çürümeye bırakın”dır. Yalnızca kendi özel durumu için bir istisna yaparak bu kurala bütünüyle uyar. Polynices’i gereğince defnederken uyduğu yasa, istisna yasasıdır: İnsani uzlaşmadan çok uzak, acımasız bir yasa. Bence Antigone burada yasa ile tekil örnekleri arasındaki ilişki konusunda Hegelci bir adım daha atar.

O, sıradan örnekleri yasadan ayıran uçurumu, yasanın kendisine aktarıyor. Elimizde yasa var, sıradan örnekler var; insanları gömmemiz gerekiyor, ama o, “Bunu umursamıyorum” diyor. Ben sadece kendime özgü örneğimi, yani kardeşimi önemsiyorum.

Öyleyse, burada ne demek istediğimi özetlemek gerekirse: Antigone’nin sayısız çevirisi arasında – pardon – Hölderlin’inki haklı olarak benzersiz olarak övülmektedir. Ve onun bu istisnasının, yani kardeşine layık bir cenaze töreni düzenlemeye hazır olmasının, Hölderlin’in geç dönem şiirlerinin belirli bir özelliği ışığında nasıl yorumlanabileceğini bilmemek imkânsızdır. Bunu bilmelisiniz. Önce bir durumu betimleyip ardından istisnadan bahsetmek yerine —“işler böyledir ama bir istisna vardır”— Hölderlin, genellikle önceki genel ifadenin ne olduğunu belirtmeden bir cümleye ya da dizeye “aber” (ama) ile başlar. “Aber” ile başlar. Tıpkı “Andenken” adlı ilahisinden alınan şu ünlü dizelerdeki gibi: “Was bleibet aber, stiften die Dichter.” Ama kalıcı olanı şairler kurar. Elbette buradaki genel yorum, olayların ardından şairlerin durumu olgun bir bakış açısıyla, güvenli bir mesafeden algılayabildikleridir.

Oysa Hölderlin’de bu “ama”dan önce hiçbir şey yoktur; yalnızca adsız bir kaos vardır. Şairin kurduğu dünya, bu kaotik boşluğu kesintiye uğratan bir eylem, bir “ama” olarak ortaya çıkar. Bence sahici kıyamet sonrası düşünce böyle olmalıdır: Başlangıçta bir “ama” vardır. “Ama kalıcı olanı şairler kurar.” Yani şairler —sie stiften— bir kıtayı, şiirin açılış dizesini kurarlar; felaketten sonra kalan da budur. Bu anlamda Antigone’nin kardeşini seçmesi, sahici ve başlangıç niteliğinde kurucu bir etik eylemdir. Önceden var olan evrensel bir etik yasayı bozmaz. Cesetlerin çürümeye bırakıldığı etik öncesi kaosu kesintiye uğratır. Hölderlin belki Antigone’yi şöyle hayal ederdi: “Aber mein Bruder”, “Ama benim kardeşim.” Öncesinde hiçbir şey yoktur.

Şimdi şöyle diyeceksiniz: “Peki, Antigone’nin eylemlerinin bu kadar sorunlu olmasının nedeni, önceden var olan gelenek düzenini bozması değil mi? Bu kaos değil, kendi kanunlarına sahip Kreon’un devleti.” Buradan çıkarılabilecek tek bir sonuç var. Antigone, eylemiyle, o “ama”sıyla, “aber”iyle, önceki gelenek düzenini kendisi değersizleştiriyor ve onu çürüyen cesetlerin kaosuna indirgiyor. Bir eylem sadece kaosa düzen getirmez, aynı zamanda önceki düzeni yok eder ve onu kaosun sahte bir maskesi olarak kınar. Bugün bu tür eylemlere her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Bugün şöyle düşünmeye başlıyorsunuz: “Tamam, görünürde bir düzen içinde yaşıyoruz, ama bu düzen aslında bir kaostur ve ‘aber’, ‘ama’ ile başlamalıyız. Bunu yapabiliriz; başlangıç, bu ‘ama’dır.” Sabrınız için çok teşekkür ederim. Lütfen durun, durun.

Burada şunu kastediyorum: Chaplin’in The Great Dictator filmini izlediniz mi? Filmde insanlar Hynkel Hitler’e alkış tutuyorlar, sonra Hitler “aah” diyor ve alkış kesiliyor. Ben de böyle davranmak istiyorum. Tamam. Şimdi biraz soru-cevap yapayım, size bunu borçluyum.

Sorular ve Yanıtlar

Tamam, bunu nasıl yapacağım? Bir saniye, ah, çok teşekkür ederim. Çalışıyor mu? Evet, hayır? Tamam, tamam, anlaşıldı, anlaşıldı. Tamam, lütfen? Hayır, hayır, hayır, mutlaka değil. Elbette Almanca soru sorabilirsiniz, ama ne yazık ki Almancam yeterince iyi değil ki... Tamam, ben sadece buradayım... Ah, yine, neden Almanca konuşmuyorsunuz? Bu şey... Benim için sorun değil, tanrım. Evet, evet, ama bazı insanlar için sorun olabilir. Burada Almanca konuşmadığım için kendimi suçlu hissetmeliyim. Hayır, üzgünüm, yapamam. Mümkün değil. Ayrıca... Bana nezaket kurallarından bahsetmeyin. Siz burjuva birisiniz Bay. Evet, burjuva nezaketi, evet, evet. Tamam, sorun yok, şimdi soru-cevap zamanı. Özetlemesi zor bir konuşma dinlediniz, ben denemeyeceğim bile. Yani, bir noktada, sonun figürleri adında bir çalışma başlığımız vardı.

Yani burada felaketlerin, kıyametlerin farklı türde sonları vardı: cinsel kıyamet, felsefenin sonu, delilik vb. vb. ve tabii ki gıda kıyameti de. Bu anekdotlarla ilgili olarak, aslında çok çok iyi teklifler aldık ve gıda ile kıyamet üzerine de bir teklif vardı. Bir düşünün, yani bu gerçekten önemli bir konu. Seninle konuşurken bazen bir Almanca çevirmene ihtiyacım oluyor. Almanca söyle. Gördüğün gibi, yanlış anlaşılmaları önlemek için bu benim kuralım. Seni arkadaşım olarak görüyorum. Ve benim için bu ikiyüzlü övgü her zaman ikiyüzlülüktür. Gerçek dostluğun tek şekli, benim agresif olabilmem ve ikimizin de dostluğumuzun bunu atlatacağını bilmemizdir. Biri beni övdüğünde, her zaman arkasında ne olduğunu merak ederim.

Tamam, madem bunu hallettik, özür dilerim, size söylemiştim: “Halk iktidarı ele geçirdiğinde” onun cezasını üç yıllık zorunlu çalışmaya indirdim. Evet, evet, sanırım dün daha kısaydı, şimdi ise daha uzun. Dört yıl. İzin verilmeyen bir soru sordun, bir yıl daha ceza aldın. Özür dilerim, bu benim... Tamam, bu benimle ilgili değil, Slavoj Žižek ve seninle ilgili. Öyleyse yorumlar ve sorular. İşte orada, mikrofonu görüyorsun. Yani, bir şey söylemek istersen, oraya doğru yürümelisin, bu da kurallarımızdan kaynaklanıyor. Tamam. Kimse var mı? Evet. Lütfen olabildiğince agresif ol, bu retorik bir ifade değil, bilirsin...

Sinemada Kıyamet

Sayın Žižek, sizce sinema tarihinde genel olarak kıyametin en iyi tasviri hangisidir? Sinemada mı? Hmm, evet. Bu iyi bir soru; cevap çok bariz ama ben bu konuda son derece sapkın bir şey yaptım. Ben onu iyimser bir film olarak gördüm: Lars von Trier’in Melancholia’sı. Melancholia harika bir film. İyimser bir film; iyi haber şu ki, bu iğrenç insan ırkı yeryüzünden yok oluyor. Ondan sonra güzel, huzurlu bir evren olacak. Gerçekten de filmin çok zarif bir sonu olduğunu düşünüyorum. Kirsten Dunst’ın canlandırdığı etik kahramanın, sadece dört çubukla bir tür hayali çadır, kapalı bir alan inşa edip diğer ikisine “burada güvendeyiz” dediği sahneyi hatırlıyor musun? Bu çok zarif bir jest çünkü sahte bir teselli değil. Hepsi öleceklerini biliyorlar. Ama o, politik olarak doğru jargonda sıkça kullanılan, ancak yanlış bir şekilde kullanılan “güvenli alan” terimini ifade eden bir şey inşa ediyor.

Mesele bu anlamda güvende olman değil; bu daha çok, neredeyse Budist bir anlamıyla içsel özgürlüğün olduğu bir alan, diğer kıyamet filmlerine atıfta bulunacak olursak, “yaşayan ölü” olma hâlinin [yaşamla ölüm arasında kalmanın] alanı. Hayattasın ama hayatta olduğun halde zaten ölmüşsün. Bu yüzden, “tamam, bu kıyamet değil, bunlar korku filmleri” dediğimizde, bende hep böyle bir eğilim vardı. Amerikalı bir arkadaşım, vampirler ve zombiler arasındaki zıtlık konusunda çok iyi bir noktaya değindi; ben de ondan esinlendim. Vampirler gericidir. Aramızda yaşarlar, genellikle zengin soylulardır. Zombiler ise işçi sınıfıdır. Onlar sadece... Bu yüzden korku edebiyatındaki gerçek sınıf mücadelesinin vampirler ile zombiler arasında olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden Harry Potter filmlerinde oynayan arkadaşımı şok ettim; umarım son filmi izlemişsinizdir, hani kötü adamların o aptal okula saldırdığı falan. Ben de “Hogwarts falan filan” dedim ve “filmin sonu yanlış” dedim.

Ralph Fiennes’in canlandırdığı burnu olmayan kötü adam; işçi sınıfının isyanı işte bu. Tanrım, hepsini öldürmeleri gerek, biliyorsun. Filmi baştan sona değiştireceğim. Geri dönersek, pek fazla iyi felaket filmi yok. Benim sevdiklerim daha çok, nasıl desem, mütevazı, hatta B sınıfı felaket filmleri. Büyük uzay savaşları, felaketler falan yok, ama hayatın normal bir şekilde devam ettiğini düşündüğün türden filmler. Sonra fark ediyorsun ki, “Aman Tanrım, bu şehirde bir tuhaflık var.” Bu tür filmler, bana neyi hatırlatıyor biliyor musun? Batı Şeria’daki Filistinlilerle tam bir dayanışma içindeyim ama aynı zamanda, aman Tanrım, antisemitizmin ne olduğunu da biliyorum. Beni asıl sarsan, ülkemde sıradan insanlarda antisemitizmin nasıl belirdiğini görmekti. Bunu, komünist olan ve artık hayatta olmayan annemde bile fark ettim. Yahudilerle çok dostaneydi, en yakın arkadaşı yaşlı bir hanımefendiydi.

Bir keresinde aralarında bir borç meselesi oldu; kimin kimden borç aldığını bile hatırlamıyorum. Parayı saydılar ve kadın dairemizden ayrıldıktan sonra annem bana dönüp şöyle dedi: “İyi bir kadın, bu yaşlı Yahudi hanım; ama parayı ne kadar tuhaf ve yoğun bir dikkatle saydığını fark ettin mi?” İşte bu küçük ayrıntı, onu bir “yabancı” olarak görmenin işaretiydi. Bu yüzden iyi kıyamet filmlerinde uzaylılar kocaman kurbağalara benzemez. Onların bize benzediği, yalnızca küçük bir ayrıntıyla ayrıldığı filmleri severim. Bazı filmlerde parmaklarının arasında fazla deri vardır ya da onları tanımanızı sağlayan tuhaf bir işaret bulunur. Benim kastettiğim kıyamet filmleri bunlar. Gerçi büyük yurttaşınız Roland Emmerich’in The Day After Tomorrow filmini bile sevdiğimi söylemeliyim.

Hani şu, her şeyin tersine döndüğü o güzel sahneyi hatırlıyor musun? Amerika Birleşik Devletleri yeni bir buz devrine girmiş, Amerikalılar Meksika’ya giriş için bekliyorlar, bilirsin... Onları severim ama yine de, bilirsin, neyden nefret ettiğimi... Pardon, hemen susacağım, çok konuşuyorum. Satır aralarında en kötü türden bir ütopya barındıran bu sözde kıyamet filmlerinden nefret ediyorum; bu filmlerde kıyamet sonrası dünya bizimkiyle aynı, sadece “fazlalık” sayılan Yahudi-kapitalist-yabancı figürü yok; sanki sıfır seviyesinde, dürüst ve iyi bir kapitalizm gibi. Bunlar, hak ettiği şekilde başarısız olan Kevin Costner’ın “The Postman” filmi gibi en kötüleridir. Son derece aptalca, ataerkil bir hikâye: medeniyet sona eriyor ve Amerika Birleşik Devletleri sadece küçük topluluklara bölünüyor; Kevin Costner ise ne yapıyor? Eski bir postacı üniforması buluyor ve Amerika Birleşik Devletleri’nin hâlâ var olduğunu varsayıyor. Basitçe postaları bir yerden diğerine taşımaya başlıyor, izledin mi?

Bu benim için gerici bir kıyamet. Kusura bakma, çok konuşuyorum. Tamam, peki... Seni uyarmam lazım, yani bu Q meselesi... Asla üstesinden gelemeyeceğiz... Hayır, dürüst olmak gerekirse beni daha fazla uyarmalısın, ben çok konuşuyorum. Seni uyarmak mı? Evet. Merhaba.

Antigone ve Siyasal Evrensellik

Dinleyici: Son bölümde Antigone’nin mevcut düzeni reddetmesinden söz ettiniz. Onu kaosa dönüştürmekten çok, düzen olduğunu reddedip kaosun maskesi olarak görmesinden. Ardından “aber mein Bruder”, “ama benim kardeşim” sözünü kullandınız.
Žižek: Hayır, bunu Antigone söylemedi; bu benim okumam.
Dinleyici: Evet, sizin yorumunuz. Sonra insanların bu tür bir “ama benim kardeşim” çıkışını daha sık yapması gerektiğini söylediniz. Bununla nereye varmak istediğinizi tam anlayamadım.
Žižek: Başka bir örnek vereyim. Umarım ne demek istediğim anlaşılır: Partikülarizmi [ayrı grupların ve özel çıkarların içine kapanmayı] savunmuyorum. Bence doğru siyasi hareket, bu “ama”nın kendisini giderek evrenselleştirmek, Hegelci terimlerle söylersek daha sahici bir somut evrenselliğe [farkları silmeden kurulan ortaklığa] dönüştürmektir. Çok basit bir örnek vereyim.

Amerika Birleşik Devletleri’nde, politik olarak doğru davranmaya çalışan ahmaklar tarafından sık sık şüpheli gözle bakılsam da, ben her zaman Black Lives Matter’ı destekledim. Çünkü liberallerin buna verdiği yanıt, bilirsin, o naif, Antigone karşıtı yaklaşımdır. Peki neden sadece Black Lives Matter? Herkesin hayatı önemli değil mi? Hayır. Bugün Amerika Birleşik Devletleri’nde “herkesin hayatı önemli” dersen, bu evrensellik zaten orta sınıf beyaz değerleriyle renklendirilmiş ve aşırı belirlenmiş bir hal alır. Paradoksal olarak, “herkesin hayatı önemli” dersen, dışlayıcı olursun. “Black Lives Matter” derseniz, istisnasız olarak fiilen tüm evrenselliğin önünü açmış olursunuz. Bunu kim biliyordu biliyor musunuz? Daha sonra her şeyi mahvetmiş olsalar da, benim için belki de Fransız Devrimi’nden bile daha büyük bir olay olan Toussaint Louverture’in Haiti Devrimi’nde bunu biliyorlardı; o devrimin ardından Haiti’nin yeni anayasası yazıldı. Peki bu anayasa, Haiti vatandaşlarını bu “Black Lives Matter” anlamında nasıl tanımlıyor, biliyor musunuz?

Haiti’nin tüm vatandaşları, ten renginden bağımsız olarak siyahtır. Harika. İşte istediğimiz de bu. Herkes orada olabilir ama hayır, artık beyaz standart geçerli olmayacak, siyah standart geçerli olacak; tabii ki bu, siyahların artık yeni efendiler olduğu için değil. Ancak Frantz Fanon ve Malcolm X’in bazı çizgilerini izleyen, Afro-pesimist olarak adlandırılan bu yeni teorisyenleri de çok ciddiye alıyorum. Onların, belirli bir sıfır noktasında olduklarına dair çok samimi bir mesajı var. Siyahilere karşı ırkçılık, Latinlere karşı ırkçılığımızdan çok daha köklü ve bu yüzden tekrar o sıfır noktasından geçmemiz gerekiyor. Özür dilerim, ama eskisine göre biraz daha kısa tuttum, yani doğru yönde ilerliyoruz. Bu yüzden, bu arada, özür dilerim, benim kahramanım Malcolm X’tir; o bir Hegelci dahiydi.

Malcolm X’i bilirsiniz; X harfini “ah, aile köklerimizden mahrum kaldık, hadi onlara geri dönelim” şeklinde yorumlamadığını bilirsiniz. Malcolm X, adındaki X’in anlamını açıkça şöyle anlatıyordu: Asıl Afrika köklerimizden koparıldığımız için, bu boşlukta bulunarak yeni ve daha özgün bir evrensellik inşa etmek için eşsiz bir konumdayız. O aptal biri değildi. Bence o, Martin Luther King’den çok daha derin bir düşünürdü. Malcolm X. Ama neyse, bu başka bir hikâye.

İyilik, Kötülük ve Din

Almanca konuşma ricanıza uyacağım, sakıncası yoksa. Nihayet! Buyurun. Evet, bir sorum var. İyilik ve kötülük kavramlarını kıyamet ve kıyamet sonrası bağlamında nasıl düşünüyorsunuz? Antigone hakkındaki yorumunuzda beni şaşırtan şu oldu: Kardeşi için kendisine bir istisna tanıyıp onu gömmek istemesi, sizin yorumunuza göre, etiği kuran bir eylem niteliği taşıyor. Oysa Kant’ın din üzerine eserinde kötülük, tam da evrensel yasadan, yani ahlak yasasından kendisi için bir istisna yaratmak olarak tanımlanır; üstelik bu…

Žižek: Burada dikkatli olmak gerekir. Nazikçe hatırlattığınız gibi, gençlik yıllarımda, yani yıllar önce, yalnızca ben değil, Alenka Zupančič de Kant’ı Lacan üzerinden okuyordu. Suhrkamp’tan çıkan kitabı hâlâ yeniden basılıyor. Bu, Kant’ın çok iyi bir yorumudur. Kant burada çok daha ikirciklidir. Kant’ı biliyorum…
Dinleyici: Ben başka bir noktaya gelmek istiyordum…
Žižek: Elbette, buyurun, sorunuzu tamamlayın.
Dinleyici: Evet. Kişinin kendisine bu istisnayı tanıması, “düşünülür eylem”e [kişinin ahlaki karakterini belirleyen, zaman içindeki tekil bir davranışa indirgenemeyen seçime] dayanır. Kişi ahlaki karakterini belirlerken iyilik ile kötülük arasında bir seçim yapmış ve kötülüğü seçmiştir. Böylece her insanın, zorunlu olarak, çoktan kötülüğü seçmiş olduğu ortaya çıkar. Schelling de özgürlük üzerine incelemesinde, kötülüğün doğuşunun aynı zamanda tinin doğuşu olduğunu ileri sürmek zorunda kalır.

Ancak bu ahlaki boyutu, Schelling üzerine derslerinde Heidegger de büyük ölçüde bir kenara bırakır; siz de öyle yapıyorsunuz. Bu durumda ahlak yalnızca şu anlama mı gelir: Eski düzenin iyi saydığı şeyin yerini yeni bir iyi alır ve eski iyi, geriye dönüp bakıldığında kötü olarak görünür? Başka bir deyişle, ahlak yalnızca gelenek ve görenekten mi ibarettir? Yoksa bu kurucu eylem, bu “ama”, yine de bir iyilik ve kötülük anlayışı içerir mi?
Žižek: Zamanım pek yok, ama bu harika bir soru; çünkü temel noktaya dokunuyor. Bence Kant’ın nerede çıkmaza girdiğini biliyor musunuz? Pratik Aklın Eleştirisi’nden çok, Salt Aklın Sınırları İçinde Din’de. Orada radikal kötülük kavramını ortaya atar.

Kant bir an için radikal kötülüğü, biçimsel olarak iyiliğin tanımına uyan kötü bir eylem olarak düşünür. Ona göre iyi eylem, “patolojik” güdülerle yapılmaz. Burada “patolojik”, hastalık demek değildir; mutluluk, şöhret veya başka bir kişisel eğilim uğruna hareket etmek demektir. Eylemi yalnızca kendisi için yaparsınız; tıpkı ödevi sırf ödev olduğu için yerine getirmeniz gibi. Sonra Kant bu sonuçtan ürker. Radikal kötülüğü bu anlamda kabul edersek —kendisi bir yerde dämonisch, “şeytani kötülük” ifadesini de kullanır— kötülük biçimsel olarak iyilikten ayırt edilemez. Çünkü aynı biçimsel ölçüte uyar: Yalnızca kendisi için yapılır.

Böylece Kant, “radikal kötülük” kavramını fark edilmeyecek şekilde yeniden tanımlar; bunu, kâr ya da başka bir amaç gütmeden yapılan saf etik kötülük olarak değil, insan ruhunun patolojik nedenlerle hareket etmeye yönelik ebedi bir eğilimi anlamında “radikal kötülük” ile değiştirir, bilirsiniz. Her ne kadar onun zamanında, Byron ve diğerlerinin de yer aldığı Romantizm döneminde, sırf kötülük yapmak için yapılan bu şeytani kötülük, tam da bu anlamda zaten dolaşımda olsa da. Örneğin Edgar Allan Poe’nun “The Imp of the Perversity” adlı kısa öyküsü tam da bunu konu alır. Dolayısıyla bence bu noktaya gitmeliyiz ve Hegel de bunu yapar. Hegel’e göre mesele, “das Gute”ye sahip olup sonra kötülüğe düşmemiz değildir. Hayır, “das Gute” evrenselleştirilmiş kötülüktür. Diğer belirli kötülükleri alt eden kötülük. Bence gerçek Hegel budur. Dolayısıyla bence bunu yapabilirsiniz; ben teolojik tartışmaları severim.

Biliyorsun, pek çok rahip, keşiş ve benzeri kişilerle tartıştım ve onlara her zaman şu son derece kötü niyetli, naif soruyu sorarım. Bu sorulardan biri elbette şudur: Mesih çarmıhta acı çekerken blöf mü yapıyor, yoksa yapmıyor mu? Ve bu çok ciddi bir sorudur; çünkü eğer blöf yapıyorsa, o zaman Tanrı’nın kendisi bölünmüş demektir. Mesela, Mesih nasıl acı çekebilir ki? Unutma ki o, Tanrı’nın mesihi değil, bedenlenmiş Tanrı’nın ta kendisidir. Gerçekten nasıl acı çekebilir ki? Bu yüzden, tesadüfen, ilk sapkınlıklar tamamen Gnostik sapkınlıklardı; İsa’nın, Hristiyanlık’a dair son derece iğrenç bir yorumuna göre, sadece oradaki insanlar için acı çekiyormuş gibi numara yapıyordu; gerçekte ruhu onların üstündeydi ve hatta bazıları, “Ah, o sanki ‘şuradaki aptallara bakın’ der gibi” diyorlardı. Ya da, İsa’nın acı çekmediğini tekrar söylerseniz, o zaman Tanrı’nın sahnelediği alaycı bir gösteri ile karşı karşıya kalırsınız, bilirsiniz.

Ve yine bu doğrultuda bir başka soru da, felix culpa, yani “mutlu günah” ya da “mutlu düşüş” diye çevrilen ilginç öğretidir. Burada anlatılan, Tanrı’nın Cennet’te açıkça hile yaptığıdır. O, Havva ve Adem’i bilinçli olarak günaha itti. Dinleyin, “Bilgi Ağacı’ndan, elmadan” yememelerini emrediyorsunuz. Çok teşekkürler, o zaman neden Tanrı bu ağacı herkesin görebileceği şekilde Cennet’in tam ortasına koydu? Açıkça görülüyor ki, Tanrı bunun farkındaydı – Hegel de onu böyle yorumluyor – kötülüğe düşmenin insanlığın başlangıcı olduğunu biliyordu. Bu sahte bir seçimdi. Tanrı’nın çok acımasız bir eylemiydi. Augustinus gibi bazıları, Tanrı’nın hesap yaptığını ve “tamam, çok fazla kötülük olacak ama genel olarak…” dediğini söyleyerek bunu ikiyüzlü bir şekilde kurtarmaya çalışır; tıpkı Stalinizmi kurtarmaya çalışan bazı aptallar gibi, “tamam, suçlar işlendi, milyonlarca insan öldü ama genel tablo yine de sosyalizmin lehine” derler.

Hayır, hayır, hayır; bence Tanrı bunu tamamen kabul ediyor; işte bu yüzden Baba Tanrı’nın aslında Şeytan’ın ta kendisi olduğunu iddia eden o Gnostiklerden hoşlanıyorum. Ve Mesih’in ölümü, bir bakıma Tanrı’nın bu dünyaya getirdiği tüm kötülükler için Tanrı’nın özrü niteliğindedir. Yani bu anlamda – burada çok net konuşayım – ben bir görecelici değilim ve geriye dönük bir Aufhebung [felaketi, onu haklı çıkaran daha yüksek bir anlamın içine yerleştirme] vaaz etmiyorum; bazı çaresiz Yahudilerin bile bunu kabul ettiğini biliyorum, çünkü anlamsızlıktan o kadar korkuyorlar ki, Holokost’un bile daha derin bir anlamı olduğunu iddia ediyorlar; bize İsrail Devleti’ni kazandırdı, çünkü Holokost olmasaydı sempati de olmazdı. Bu mantığı bütünüyle reddediyorum. Bence felaketler gerçekten olur ve bazen tesadüfidir. Kıyametvari bir vahiy yoluyla onlardan faydalanabiliriz, ancak Hegel bile tüm felaketlerin daha derin bir anlamı olduğunu söylemez. Örneğin Moğolları düşünün.

Kâbus gibi bir durum: Avrupa’nın yarısını yok ettiler, Arap medeniyetini falan… Ve Hegel hiçbir zaman “Ah, bu o zamandan beri ilerlemenin bir aşamasıydı” demiyor. Hayır, bence Hegel aslında çok daha radikal bir kötümser. Madem ki daha yüksek güçlerden bahsediyoruz, yani daha yüksek güçler var ve sen bu yüksek gücü temsil ediyorsun, senin savın bu. Hayır, hayır, hayır, hayır, hayır, hayır. Belki ben de sadece blöf yapıyorum. Tamam, şunu yapmalıyız, eğer... bunu Almanca söyleyebilirim... soru ve cevaplar kısa olsun, o zaman en fazla iki dinleyiciyi daha dinleyebiliriz. Tamam, ama “Kurz” çok “Klein” olamaz, biliyorsun, Slovenya’daki herkes gülmüştü. Biliyorsun, sıradan Sloven dilinde “Kurz” kelimesi penis için son derece kaba bir ifadedir. Gazetelerimizde “Kurz Slovenya’yı ziyaret etti” diye yazdığında, ha ha ha. Yani bence “Kurz” derken kısa demek istiyoruz, ama çok kısa değil. Tamam, lütfen.

Modernlik ve Tarihsel Görecilik

Moderniteyi ve çoğulculuğu istikrarın çöküşü olarak değerlendirir misiniz? Hayır. Hayır, bu konuda kesinlikle Adorno’nun izinden gidiyorum; o, sanırım Arthur Rimbaud’un bir mektubunda yer alan şu ünlü cümleyi bir yerde alıntılar: “Il faut être absolument moderne.” [“Mutlaka çağdaş olmak gerekir.”] Evet, modernitenin bir felaket olduğunu düşünüyorum; yol açtığı sonuçlar korkunç bir hikaye. Ben bir kötümserim, ama moderniteden önce de durum aynı bokun başka bir versiyonuydu. Yani bu yüzden bir feminist olarak mutlu anaerkillik gibi hikayelere inanmıyorum. Anaerkilliği, anaerkil toplumda kadınların gerçek rolüyle karıştırmayın. Yeni Zelanda’da bile değil, Yeni Gine’de anaerkil gibi görünen bir kabileyle ilgili harika bir çalışma okudum. Oradaki merkezi kutsal mekan, şey... büyük bir vajina şeklinde inşa edilmiş. Yani, şey... anaerkillik. Evet, ama sonra buraya sadece erkeklerin erişebildiğini, kadınların erişemediğini falan keşfediyorsunuz.

Biliyorsun, ben biraz daha radikal bir kötümserim ve bu yüzden umarım bu seni tatmin eder. Bu konuda geçmişi bugünden yeniden değerlendirmeyi kesinlikle savunuyorum. En iğrenç tarihselci yaklaşım, “Dinle, tamam, geçmişi kendi standartlarımızla yargılayamayız” demektir. Hayır, bir anlamda yargılamalıyız. “Tamam, kölelere işkence etmek güzeldi, bu onların kültürünün bir parçasıydı” dememeliyiz. Hayır, yakından bakarsak, kadınlar her zaman isyan etti, ezilen köleler her zaman isyan etti. Bu yüzden bu tarihselci yaklaşımı sevmiyorum. Başkalarına kendi standartlarımızı dayatmayalım. Hayır, bunu yapmak için kesinlikle hakkımız ve görevimiz var. Sadece bunun sadece Batı Avrupa standartlarımızla sınırlı kalmamasına dikkat edin; hatta burada, söylemekten utanmadığım Habermasçı yönümü de ekleyeyim. “Biz kimiz ki yargılayalım?” gibi sözlerle ifade edilen bu ahlaki görecelilikten nefret ediyorum. Bence “hepimiz kendi özel kimliklerimizin içinde sıkışıp kalmış durumdayız, evrenselliğin içinde olduğumuzu nereden bileceğiz?” konusu da bu.

Bu sahte bir sorundur. Asıl mesele, bütünüyle tikel, kendi ayrı kimliğimize kapanmış varlıklar olmamamızdır. Kimliğimiz her zaman kendi içinde bölünmüş ve sarsılmıştır. Küresel kapitalizm, zaten düşündüğümüzden çok daha evrensel ilişkiler içinde yaşadığımız anlamına gelir. Kapitalizm gerçekten evrenseldir. Bir Çinliyi, bir Latin Amerikalıyı ve bir Avrupalıyı düşünün. Her biri kendi dünyasına kapanmış olabilir; ama piyasada alışveriş yaptıklarında bu mübadele kusursuzca işler. Bu yüzden evrenselciyim: Evrensellik yalnızca uzun vadeli bir hedefimiz değildir; kapitalizmin önemli yanı, bunu zaten kurmuş olmasıdır. Bu iyi bir evrensellik değildir, ama vardır. İşte bu yüzden insan haklarının yalnızca Batı sömürüsünün maskesi olduğunu ileri süren o ilkel, sözde Marksist eleştiriyi kabul etmiyorum.

Evet, başlangıçta öyleydi ama evrensel biçim hemen bir süreci tetikledi; bilirsin, Mary Wollstonecraft gibi kadınlar “Hey, hey, pardon, insan hakları, neden biz değiliz?” dediler. Sonra Haiti’deki siyahlar aynı şeyi söyledi; ardından işçiler ve diğerleri geldi. İşte bu Marksist diyalektiktir. Biçim önemlidir. Marx asla bu kadar ilkel bir indirgemecilik yanlısı değildi. Yeter. Tamam, Viyana’da nasıl derler? Sözümü söyledim. Bu gerçekten son soru. Çok üzgünüm. Çok üzgünüm. Ah, gidemiyor muyuz? O kadar ikiyüzlü bir solcu olma. Solcu arkadaşlarımın ne dediğini biliyor musun? “Devam edebiliriz” derler, ama temizlik yapıp eve gitmesi gereken bir temizlikçi var, falan filan. Temizlik yapmak zorunda olan bu insanlara da üzülüyorum... Evet, evet, ama şimdi ben de ikiyüzlü bir Marksist olacağım. Eminim ki bu insanlar, ilerici bir mesaj yaymam için kendilerini feda etmeye hazırdırlar. Tamam, lütfen.

Bilişsel Engellilik, Kültür ve Psikanaliz

Sorum belki biraz zorlayıcı olacak. Bilişsel yetilere bu kadar önem veren günümüz Batı dünyasında, bilişsel engelli kişilerle, hatta ağır bilişsel engelli kişilerle karşılaşmayı, kendimizden uzak tutmaya çalıştığımız bir şeyle karşılaşma olarak görebilir miyiz? Bu karşılaşma, o anlamda kıyametvari ya da felaket niteliğinde sayılabilir mi?

Bunu gündeme getirmemin nedeni şu: Büyük ekolojik krizlere odaklanıp bunları felaket olarak anlatabiliriz. Bu sorunları ciddiye alıyorum; böyle bir ilgiyi yalnızca kaçış olarak görmek istemiyorum. Fakat bu ilgi, neredeyse bir yansıtmalı özdeşleşmeye [kendi yaşantımızı dışarıdaki bir nesneye aktarmaya] de dönüşebilir. Kendi kırılganlığımızla, güçsüzlüğümüzle ve ölümümüzle yüzleşmekten kaçıyor olabiliriz. Özerklik ve bireycilik etrafında kurulan kültürümüzde, kendimiz için mümkün olduğunu kabul etmek istemediğimiz bir yaşamın belirmesini görmek istemiyoruz. Oysa Alzheimer ve benzeri durumlar bizi de bekliyor olabilir.

Şunu sormak istiyorum: Bilişsel engelliliği bir anlamda kıyametvari ya da felaket niteliğinde görebilir miyiz? Bunun bir uzantısı olarak psikanaliz sorusu da hem zor hem ilginç hâle geliyor; çünkü delilik ile engellilik arasında gerçekten ayrım yapmamız gerekiyor. Bence engellilikteki sınır, yaratıcı bir şeyin ortaya çıkabileceği bir fazlalık da doğurabilir. Bu sınırla yaşamak, yüce deneyimindeki sınır gibi, üretken bir şeye dönüşebilir. Belki de engellilik ya da sınır söz konusu olduğunda gözden kaçırdığımız şudur: Bu, yaratıcılık için, başka bir şey için, hatta alışılmışın ötesine geçmek için bir fırsat olabilir; ama maddi bir gerçeklik olmaya devam eder. Psikanalitik açıdan, burada Eudaimonia [mutluluk, iyi bir yaşam] ile şeytani olan arasında ayrım yapılabileceğini düşünüyor musunuz?

Elbette bu, psikanalitik yöntemde gerçek bir yorumbilimsel sorundur. Evet, ama yine de bu harika soru için teşekkürler. Tam olarak zamanım yok, şey… bilirsin, cevabım şudur: sahici psikanaliz kendi içinde eleştireldir [kültürün normlarını da sorgular]. Bakın, işte bu, psikanalizde hayati önem taşıyan yorumlama sorunudur. Psikanalizin büyük eleştirmenlerinden biri olan Foucault bile bunu biliyordu. Bir psikiyatriste gittiğinizde, size “endişelenme, devam et, sen normalsin” mi der, yoksa analistiniz gerçek semptomlarınız olduğunu ve tedaviye ihtiyacınız olduğunu mu düşünür? Ve elbette bu kriterler kültüre özgüdür. Freud da bunu biliyordu. Size komik ama kesinlikle gerçek bir örnek vereceğim; bunu, Arjantin’de yaklaşık iki yıl evli kaldığım dönemde Latin Amerika’da öğrendim. Avrupa’dan gelen ilk psikanalist dalgası oraya göç ettiğinde, eşine, kocasına ya da karısına sadakat normal kabul ediliyordu.

Yani, eğer partnerinizi sürekli aldatıyorsanız, bu bir patoloji olarak kabul edilirdi. Hangi travmadan kaçıyorsunuz, vb. Şimdi ise durum tam tersi. Eğer partnerinize sadık kalırsanız, “Ah, bu travmatik bir saplantı olmalı, tedaviye ihtiyacınız var” derler. Bilirsiniz, Freud’un bu konudaki cevabı çok net: Uygarlığın Huzursuzluğu (Unbehagen in der Kultur). En azından şimdiye kadar, kültür oluşumlarında yapısal bir patoloji var. Her semptom, kültürden bir sapma değildir. Burada psikanaliz ile Marx arasında biçimsel bir paralellik vardır. Marx için de krizler, sermayenin normal işleyişinden sapmalar değildir. Krizler, gerçeğin ortaya çıktığı anlardır. Aynı anlamda, Freud’a göre insanı anlamak için potansiyel delilik belirtilerinden ve benzeri şeylerden yola çıkmak gerekir. Freud’un temel dersi şudur: “Normal heteroseksüel” hâline gelmek, doğal ve kendiliğinden bir gelişmenin sonucu değildir.

Freud’un simgesel kastrasyon, travma ve Oidipus kompleksiyle ilgili düşüncelerinin özü budur. Son derece travmatik, şiddet içeren bir süreçten söz eder. Bu anlamda psikanalizin bir yanıt verebileceğini düşünüyorum: Bir semptomu çözümlerken onu yalnızca bireysel bir sapma olarak görmez. Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu’nun temel düşüncesi de budur. Semptom, kültürün kendisinde, genel yapısında neyin yanlış olduğuna işaret eder. Elbette kültürel farklara ilişkin bütün bu hikâyeleri biliyorum. Örneğin Japonya’da psikanalize yöneltilen alışılmış itiraz şudur: Freud’un “Verneinung”, yani yadsıma dediği durumda kişi “Bu benim annem değil” der; analist de “Demek ki anneniz” sonucuna varır. Psikanalist bir arkadaşım bana şöyle demişti: “Ama Japonya’da işler daha karmaşık; bizim nezakete dayalı toplumumuzda ‘hayır’ demenin otuz farklı yolu var.” Orada durum bambaşkadır.

Yani, sorunuzu anlıyorum. Bana göre buna ikna edici bir yanıt verebilecek olan, sahici psikanalizdir; Anglo-Sakson gelenekte, ama yalnızca orada değil, yaygın olan normalleştirme [kişiyi kabul edilmiş bir norma uydurma] yaklaşımı değil. Çok teşekkür ederim.