“Bugün hepimizin en önemli görevi nedir? İşçi konseylerinin bütün fabrika ve işletmelerde gerçek iktidarı ele almasıdır; çünkü toplumsal anlamda mülk sahibinin bütün hakları işçi konseyine aittir. Fabrikalar, bankalar ve topraklar ancak şimdi gerçekten onların mülkiyetine geçti. Bunlara çok iyi sahip çıkalım ve bir daha hiç kimseye teslim etmeyelim. İşçi konseylerini ve ülke çapındaki birliklerini güçlendirelim, sağlamlaştıralım, örgütleyelim. Elbette ekonomik güçlükler yüzünden birkaç ay içinde işçi konseylerinin başarısız olmasını umanlar hâlâ var. Onlara bunun doğru olmadığını gösterelim. Güçlüklerle, eski bürokratik ve idari sistemden daha iyi başa çıkabiliriz.”[1]
X. bölge işçi konseyi başkanı Sándor Karsai, Büyük Budapeşte Merkez İşçi Konseyinin 8 Aralık 1956 tarihli son toplantısında.
1989'da, 1956 Ekim ayının sonu ile Kasım ayının başında yaşananların bütün sonuçlarıyla birlikte bir devrim olarak kabul edilmesi gerekiyordu. Bu, Macaristan'ın tarih bilincindeki en büyük dönüşümdü. En önemli unsur, idam edilenlerin anısına saygı gösterilmesi ve hayatta kalan mağdurların zararlarının giderilmesiyle birlikte itibarlarının iade edilmesiydi. Baskıların boyutlarını ortaya koymak, devrimin öncesini ve 23 Ekim–4 Kasım arasında yaşananları yeniden değerlendirmek, silahlı direnişin son mücadelelerini anlatmak da acil görevlerdi. Imre Nagy ve arkadaşlarının yeniden defnedilmesi sırasında Kahramanlar Meydanı'ndaki törende konuşmacılardan biri olarak Büyük Budapeşte Merkez İşçi Konseyi (KMT) Başkanı Sándor Rácz davet edildi. Rácz, işçi konseylerinin özyönetimci sosyalizm idealini temsil edebilirdi. Ancak konuşması, bu idealden çok uzaklaşmış olduğunu gösterdi; daha sonra da 1989 sonrasında ortaya çıkan sağ partilerin görüşlerine yakınlık duydu. Antikomünizm, Sovyet ve Rákosi baskısından kurtuluş, çok partili parlamentarizm, Batı'ya katılma ve tarafsızlık isteği gibi liberal fikirler ön plana çıktı. Bunlar dönemin ana akım siyasi hedefleriyle tamamen örtüşüyordu. Sovyet müdahalesinin ve Kádár hükümetinin kuruluşunun tarihi olan 4 Kasım 1956, son nokta, özgürlük ve bağımsızlığın kaybedildiği gün olarak görüldü; bugün de birçok yerde bu anlamda anılıyor. Silahlı direniş ve kahramanları, “Peştli gençlerin” son mücadeleleri yüceltildi.
İşçi konseyleri geleneğini yalnızca küçük bir yeni sol sivil örgüt olan Sol Alternatif Birliği (BAL) sahiplendi ve savundu. Kuruluş belgesinde, son 150 yıldır hem devletin hem sermayenin engellediği işçi özyönetimi çabalarıyla bağ kurulması gerektiği belirtiliyordu. Birliğin en genel görevi, üretici ve kendi kendini yöneten toplulukların işbirliğine dayanan, çağın teknik ve bilimsel düzeyinde kendisini örgütleyen bir toplumun teorik ve pratik olanaklarını araştırmaktı. 1956'ya da böyle yaklaştı: hem devlet sosyalizmi geçmişini hem burjuva restorasyonunu reddederek kendisini işçi konseylerinin hedeflerinin mirasçısı saydı. Ben de BAL'ın uzlaşma kurulunda yer aldım. Görüşümüzü temellendirmek için o sırada ulaşılabilen en önemli belgeleri önce Kritika dergisinde, ardından yeni yayımlanmaya başlayan sol dergi Eszmélet'te hızla yayımladık. Bunlar, bir yandan işletmelerdeki işçi konseylerini yasallaştıran Başkanlık Konseyinin (NET) 1956 tarihli 25 sayılı kanun hükmünde kararnamesi ile KMT'nin buna itirazı; diğer yandan parlamentonun ikinci kanadı olarak Üreticiler Konseyinin kurulmasına ilişkin sendika önerisi ve KMT'nin uzman komisyonunun ülke çapındaki odaların örgütlenmesine ilişkin taslağıydı.[2] Yazılarda siyasi görevlerin üstlenilmesinden çok, giderek genişleyen toplumsal özyönetim hareketinin ve aşağıdan örgütlenen kolektif mülkiyetin önemine dikkat çekmeye çalıştık. NET kararnamesine karşı, reddedilen KMT önerisinin farklı bir mülkiyet dağılımına geçiş ve özyönetimci piyasa ekonomisi deneyinin toplum ölçeğinde sınanması için bir olanak yaratabileceğini vurguladık. Eszmélet'te yayımlanan belgeler ise işletme sınırlarını aşarak ekonomik yönetimin tümünün dönüştürülmesine ilişkin kısa süreli tartışmalara uzanıyordu.
1989'da işçi konseylerinin rolü konusunda elimizde yalnızca İngiliz tarihçi Bill Lomax'ın Batı'da yayımlanmış kitabı vardı.[3] Kitap, karşıdevrim paradigmasına karşı, devrimin 4 Kasım 1956'daki Sovyet askerî müdahalesiyle sona ermediğini savunuyordu. Sonrasında yalnızca artçı mücadeleler yaşanmamış, işçilerin ve onları temsil eden işçi konseylerinin belirleyici rol oynadığı ikinci aşama başlamıştı. Silahlı direniş bastırılınca en temel araca, genel greve başvurdular. Kendiliğindenliğin yerini hızla bilinçli eylem aldı; üstelik bir süre başarı da sağlandı. İşçi konseyleri sistemiyle kendi güçlerini güvence altına alan bir yapı kurdular. Yalnızca siyasi iradelerini ortaya koymakla kalmadılar, ekonomik çıkarlarını da etkili biçimde temsil ettiler. Dahası, bürokratik parti-devlet sisteminin yerine geçebilecek bir düzen önerdiler. İşçi konseyi üyeleri normal işlerinden muaf tutulmuş kişiler değildi ve görevliler üzerinde denetim kuruyorlardı. Buna işçilerin devleti diyebiliriz. Lomax düşüncesini şöyle özetliyordu: işçi konseyleri sistemi, komünistlerin egemenliğindeki devlet iktidarını bir hamlede parçaladı
“ve Marksizm ile sosyalizmin başlangıçtaki hedefi olan bir toplumun yolunu açtı: hiyerarşinin yerini eşitliğin, siyasi kurumların yerini halk organlarının aldığı; siyasi egemenliğin toplumsal güce dönüştüğü ve ‘kişiler üzerinde hükmetmenin yerini emekçilerin yönetiminin aldığı’ bir toplumun.”[4]
Buna karşılık resmî “bilimsel” görüş de vardı.[5] Bu görüş, sıradan insanların, hatta tarihçilerin bile erişemediği önemli bir kaynak birikimine dayanıyordu. Daha baştan, işçi konseylerinin yukarıdan örgütlendiğini; Yazarlar Birliği çevreleri gibi aydın gruplarının ve burjuva siyasetçi olarak nitelendirilen István Bibó'nun bunlar üzerinde önemli etkisi bulunduğunu ileri sürüyordu. Bu anlatıda KMT karşıdevrimin merkez organıydı ve neredeyse yalnızca siyasi bir rol oynuyordu. Niteliğini, 1945 koşullarına dayalı çok partili sistem, serbest seçimler, grev hakkının geri getirilmesi, basın ve ifade özgürlüğü talepleri belirliyordu. Sovyet karşıtı, yani milliyetçiydi; Avusturya ve İsviçre'yi örnek alarak tarafsızlığı savunuyordu. Bir işçi hükümeti talep etmiyordu. Görüşleri karmaşık ve anarşist özellikler taşıyordu. Ayrıca daha yüksek ücretler istiyor; yiyecek temini, ürün satışı, yardımlar ve performansa dayalı ücretlendirmenin kaldırılmasıyla işçileri yozlaştırıyordu. Yazar, işçi konseylerinin yeniden seçilmesindeki aksaklıkları da abartıyordu. Kısacası resmî tarih çalışması, konseyleri yalnızca revizyonist saymıyor, amaçlarını burjuva nitelikli, dolayısıyla dönemin anlayışına göre karşıdevrimci olarak gösteriyordu. Ancak 1980'lerin ikinci yarısında ve özellikle 1989'da bu bakış açısı artık çağdışı ve inandırıcılığını yitirmiş sayılıyordu.
1989–1992
1990'dan sonra 1956 işçi konseylerinin değerlendirilmesini iki etken belirledi. Birincisi, 4 Kasım'ın devrimin bitiş tarihi olarak yerleşmesi ve işçi konseyleri hareketinin saygıdeğer ama tümüyle umutsuz bir girişim olarak görülmesiydi. İkincisi ise 1989'u izleyen yıllarda işçi konseylerinin ve işçilerin mülkiyet edinme girişimlerinin başarısızlığıydı; burjuva restorasyonunun her şeyi önüne katan gücü bu girişimleri bastırdı.
Önce ikinci etkene bakalım. 1989 yazındaki üç taraflı görüşmelerde ekonomik sorunlar geçiştirildi. Oysa BAL, 1956 işçi konseyleri geleneğine dayanarak mülk sahipleri ile çalışanların çıkarları meselesini gündeme getirmişti.[6] Yine de 1989 sonunda ve 1990 başında bir işçi konseyleri hareketi oluştu. İşçi tabanından yoksun olan Macar Demokratik Forumu, seçimleri düşünerek bu hareketi destekledi. Şubat 1990'da Pesterzsébet'te bir İşçi Forumu toplandı. İşçilerin mülkiyet ve özerklik hakkı savunuldu; işçi konseyleri yasasının hazırlanıp sunulması talep edildi. Kısa süre sonra Solidaritas sendikasının toplantısı ve Toplumsal Özyönetim Hareketi de benzer bir tutum aldı. Macar Sosyalist Partisinin (MSZP) seçim afişlerinde de “İşçi mülkiyeti!” sloganı yer alıyordu; ancak seçim yenilgisinden sonra bunun bir karşılığı kalmadı.
Siyasi etki uzun sürmedi. József Antall, 1990 ilkbaharındaki seçim kampanyasında işçi konseylerini artık geçici kurumlar olarak nitelendiriyordu. Bütün partilerin çıkarı kapitalist ilişkilerin kurulmasındaydı. Sosyalizm kavramı o dönemde öylesine itibar kaybetmişti ki özyönetim biçimiyle bile gündeme getirilemiyordu. (Yaşananlar sosyalizmse, artık sosyalizm olmasın.) Herkes özel mülkiyete dayanan, insani yüzlü bir kapitalizm kurulmasını umuyordu.
Ulusal İşçi Konseyleri Federasyonu (MOSZ) varlığını sürdürüyordu, fakat hükümet onu “devraldı” ve 1990 sonbaharında işletme konseyleri için yeniden seçimler düzenledi. Bu seçimleri eski yönetim kadroları kazandı. Antall hükümeti için sendikal nüfuz kazanmak temel bir ihtiyaçtı. Böylece MOSZ bir sendikaya dönüşerek Hristiyan sosyal sendikalar federasyonuna katıldı. Haziran 1992'de yasalaşan Çalışanların Ortaklık Payı Programının 1956 işçi konseyleri fikirleriyle artık hiçbir ilgisi yoktu. Özelleştirme sürecinde esas olarak yöneticiler kesimine yaradı: işçi hisselerini ucuza satın aldılar, ardından elde ettikleri şirketlerin birçoğunu Batılı sermayedarlara sattılar.
Sonuçta belirleyici olan, neoliberal esinli politikalar ve düşüncelerdi. László Thoma, 2004'te rejim değişikliği sürecini şöyle özetledi:
“İşçi konseyleri hareketinin tarihsel bir şansı yoktu: içindeki gerçekten ‘1956'ya ait’ ne varsa, meşru siyasi güçler ondan vebadan kaçar gibi kaçıyordu. Her partiye, her siyasi güce bir 1956 gerekiyordu; ama yalnızca kendisini meşrulaştıracak türden ve miktarda bir 1956. Bunun dışında ve ötesindeki her şey şeytani sayılıyordu.”[7]
Tarihçilerin yaklaşımı
İşçi konseylerinin tarihini araştırmaya uzun süre önem verilmedi. Paul Lendvai, 2006'da yayımlanan kitabında, kahramanları işçiler olduğu hâlde bu tarihin “defalarca unutulduğunu” yazdı. Yoksa tam da bu yüzden mi? 1956'ya yönelik ilgiyi Imre Nagy ve revizyonistler çekiyordu. Daha sonra devlet güvenlik örgütünün terörü, kalabalıklara ateş açılması ve misillemeler öne çıktı. Bunlar, 1956'nın kahramanlarını silahlı direnişçilerde gören siyasi anlatıya yerleştirildi.[8] Ders kitapları işçi konseylerine, özellikle Büyük Budapeşte Merkez İşçi Konseyinin olaylar tarihine değiniyordu. Ancak bunları devrimin ayrılmaz parçası saymak yerine direniş ya da artçı mücadele olarak nitelendiriyorlardı. Elbette önemleri de vurgulanıyordu. Bunun yanında partilerin ve aydınların yeraltı faaliyetlerine büyük ağırlık veriliyordu: István Bibó'nun muhtırası, bildiriler, Yazarlar Birliği ve sürgündekilerin faaliyetleri. Kimi zaman sürgün çevrelerinin ifadesi benimsenerek 4 Kasım sonrasındaki ikili iktidar döneminden söz ediliyordu. Örneğin Péter Gosztonyi şöyle yazmıştı:
“İşçi konseylerinin rolü ve siyasi ağırlığı kasım sonunda ve aralık boyunca sürekli arttı. Neredeyse ‘devlet içinde devlet’ oldular!”[9]
Artçı mücadele mi?
Paul Lendvai, 2006 tarihli kitabında genel direnişten söz ederken KMT dönemini yerinde bir ifadeyle “ikinci devrim” diye adlandırır.[10] (Bu ifadeyi sürgündeki Miklós Molnár'ın 1966'da Paris'te yayımlanan kitabından almıştır; Bill Lomax da aynı ifadeyi kullanmıştır.) Bu direniş biçimini umutsuz bulsa da Kádár yanlılarının halkın iradesi karşısında yaklaşık bir ay çaresiz kaldığını gösterir. İşçi konseyleri aralık ortasına kadar fabrikalarda, kentlerde, hatta illerde belirleyici rol oynadı. Fabrikalardaki etkileri ekim ayındakinden çok daha büyüktü. Lendvai ayrıca 2000'li yıllardan sonra “ikinci devrim”in “defalarca unutulduğunu” belirtti.
László Varga, işçi konseylerini araştırmaya yönelen ilk tarihçilerden biriydi. İşçiler devrimin kazanımlarının korunabileceğine inandığı için, 4 Kasım sonrasının toptan artçı mücadele olarak nitelendirilmesine o da katılmıyordu. Artçı mücadele, yani bir tür “ahlaki duruş” dönemini 8 Aralık 1956'dan, bölgesel işçi konseylerinin yasaklanmasından sonra başlatıyordu. İktidarı sınırlayan ve güç gösteren örgütlü bir direniş aracı olarak genel grev olanağı o zaman ortadan kalkmıştı.
Artçı mücadele adlandırması önemlidir. Çünkü 4 Kasım 1956'da Kádár hükümetinin ortaya çıkması ve ikinci Sovyet askerî müdahalesinin başlamasıyla, devrimin 1945'in burjuva demokratik ve bağımsızlıkçı hedeflerine dayanan aşaması kapanmıştı. Sovyetler ve müttefikleri açısından Sovyet blokundan çıkış ihtimali, devrimciler açısından ise Birleşmiş Milletler birliklerinin gelmesi umudu ortadan kalkmış; silahlı direniş umutsuz hâle gelmişti. Şiddet artık etkili bir araç olmaktan çıkmış, tarafsızlık olanaksızlaşmıştı. Sovyet askerî varlığı en azından geçici olarak sürüyor, çok partili seçimler uzak görünüyordu. Koşullar kökten değişmiş, bu da hedefleri etkilemişti. Ancak kendi kendini örgütleyen hareket, daha görkemli bir ifadeyle devrim, devam ediyordu.
István Bibó'nun o dönemdeki anlayışına göre, ortodoks kapitalist, antikomünist ve eski muhafazakâr restorasyon tehlikesine karşı güvencelerin gerekliliği kabul edilmeliydi. Aynı zamanda büyük çoğunluğu kendisini sosyalist sayan gençlerin, işçilerin ve askerlerin hedeflerini gerçekleştirebilmesine fırsat tanınmalıydı.
Burjuva demokratik modelin yerine demokratik sosyalist bir alternatif kazanmak, gerçekçi bir umudun tek dayanağıydı. Böylece Yugoslavya örneği ve modeli, aşağıdan örgütlenen özyönetimci sosyalizme geçiş ön plana çıktı.
Özellikle de Başkanlık Konseyinin 22 Kasım 1956'da yayımlanan kanun hükmünde kararnamesi işletmelerdeki işçi konseylerini yasallaştırdıktan sonra. Ayakta kalan ve yeraltına itilmemiş devrimci güçler için sunulan tek fırsat buydu. Dolayısıyla bu, işçi konseylerinin belirleyici rol oynadığı devrimin ikinci aşamasıydı. Başlıca araçları siyasiydi: daha önce belirttiğim gibi grev, genel grev tehdidi ve uzlaşmaya dayalı bir çözüm için hükümetle müzakere.
Birçok tarihçi bu durumu “ikili iktidar” olarak adlandırır.[11] Bu ifade bile devrimin yeni bir aşamaya girdiğini gösterir. Durumu iktidar açısından değerlendirir; ancak bir noktayı açıklığa kavuşturmalıyım: asıl güç Sovyet ordusu ile hükümetin elindeydi, dolayısıyla ilişki asimetrikti.[12] Karşı güç olarak Ulusal İşçi Konseyinin kurulmasını bile engellediler. Bununla birlikte, ayakta kalan diğer devrimci organların işçilerin örgütüne yakınlaştığı görülür. Esas mesele hedeflerdi: burjuva demokrasisinden demokratik sosyalizme geçiş. Sovyet birliklerinin çekilmesi, kısmi bağımsızlık, Imre Nagy'nin geri dönmesi, grev hakkının tanınması ve basın özgürlüğünün belirli bir yorumu bunun içindeydi. KMT'nin 15 Kasım tarihli ülke çapındaki çağrısı, sosyalizm temelindeki partiler arasında serbest seçimler yapılmasını istiyordu. Büyük kapitalist mülkiyetin ve toprak mülklerinin iadesi ile komünistlere karşı silahlı savaş ise bu çerçeveye girmiyordu. Devlet mülkiyetinin toplumsallaştırılması — ekonomik iktidar da diyebiliriz — ve işçilerin katılımının biçimi temel sorun hâline geldi. Elbette nüfuz mücadelesinin taktikleri her gün değişiyordu.
László Varga, işçi konseylerinin örneğinin Yugoslavya olduğunu ve resmî basının Ağustos 1956'dan itibaren bu modeli tanıttığını özellikle vurguladı. Nitekim sendika heyeti, SZÖVOSZ heyeti ve son olarak en üst düzey MDP heyeti Yugoslavya'yı ziyaret etti; MDP heyetinin ziyareti 15–22 Ekim arasındaydı. Haberler olanaklar ölçüsünde işçi konseylerini ve kurumların işleyişini ayrıntılı biçimde tanıtıyordu. Hatta Ernő Gerő ile János Kádár, 19 Ekim'de Zagreb'deki bir fabrikada işçi konseyini ziyaret ederek toplantısına katıldı. Okurlar gazetelerden Yugoslav düzeni hakkında nasıl bir izlenim edinmişti?
Yugoslav modeli
23 Ekim'den önceki bir iki ay içinde Macaristan ile Yugoslavya arasındaki ilişkiler büyük ölçüde değişti. Basında güney komşumuza yönelik hakaretlerin yerini çekici bir tasvir aldı. Özellikle işçi konseyleri hakkındaki haberler ilgi uyandırıyordu. Bu kurumlar, işletmenin hemen her önemli meselesinde çalışanların etkili katılımını sağlayan örgütler olarak sunuluyordu. Kitlesel ve demokratik nitelikleri, iki yılda bir yeniden seçilmeleri ve ülke çapındaki 260 bin katılımcı övülüyordu. İşletmelerin özerkliği, piyasa rekabeti ve müdürlerin açık başvuru usulüyle işçi konseyleri tarafından seçilmesi, konseylerin önemini artırıyordu. İşçi konseylerinin kurulması fikri gündemdeydi. Ulusal Sendikalar Konseyinin (SZOT) başkanlığı bu olasılığı reddetti; ancak Népszava, benzer örgütlerin kurulmasını savunan János Kornai'nin konuşmasını tam metin yayımladı.[13]
Okurlar, bir kanadı Üreticiler Konseyi adını taşıyan iki meclisli yasama organının işleyişi hakkında bilgi edindi. Basında, Yugoslavya'nın yaşam düzeyi Macaristan'ın altında olsa da gelişme hızının takdiri hak ettiği; toplumun Batı'ya daha açık olduğu, Belgrad'da mal ve ihtiyaç maddelerinin temininin iyi olduğu ve sistemin köylülere karşı da daha hoşgörülü davrandığı anlatılıyordu.
Geriye dönük değerlendirmelerde de Yugoslavya, 1950'lerden 1970'lere uzanan dönemde dünyanın en hızlı büyüyen ekonomileri arasında yer alır. Yalnızca Macaristan'a yetişmekle kalmamış, Portekiz, İspanya ve Yunanistan'ı da geride bırakmıştı. József Juhász'ın belirttiği gibi, dağılmasının başlıca doğrudan nedeni başarısız ekonomik reformlar dizisi değildi.[14] Güney komşumuzun başarılarının 1956'da birçok kişinin hayal gücünü harekete geçirmesi anlaşılabilir.
Bilinçlenme
Şaşırtıcı biçimde, 24 Ekim'den sonraki iki üç gün içinde işçi konseyleri bir yangın gibi yayıldı. Bunda SZOT'un “ani” tutum değişikliği ve 26 Ekim'de konseylerin kurulması için yaptığı çağrı da rol oynadı. Ancak ilk işçi konseyleri, sendika merkezinin açıklamasından önce kurulmuştu;
bu da ülke çapında, olağanüstü bir hızla kitlesel biçimde konseyler kurulmasına yol açtı.
İşçilerin davranışındaki beklenmedik değişim bugün bile şaşırtıcı olabilir. Fabrikaların sahibi değil, bürokratların ve parti-devletin hizmetkârı olduklarını anlamaları için altı yıl fazlasıyla yeterliydi. Geçici işçi konseyleri yalnızca örgütlenip siyasi açıklamalar yapmakla kalmadı, harekete de geçti: istemedikleri yöneticileri görevden alıp yenilerini atadılar. Örneğin Csepel Demir ve Metal İşletmelerinin 18 fabrika biriminden 250 kişi uzaklaştırıldı. MDP'yi ve genel olarak partileri işyerlerinden çıkardılar; işçilerin yiyecek tedarikini örgütlediler, fabrika muhafızları kurdular, kalıcı konseylerin seçimi için işyerlerinde seçimler düzenlediler, hatta birbirleriyle bağlantıya geçtiler.
4 Kasım'dan birkaç gün sonra silahlı direniş olanaksız hâle geldi. Ayın 7'sinde göreve başlayan Kádár hükümeti, bakanlıkların ve başlıca kurumların yöneticilerini atadı; askerî konseyleri yasakladı ve devrimci komitelerin karar alma yetkisini kaldırdı. İki gün sonra baskı aygıtını örgütlemeye girişti: polisi ve orduyu denetimine aldı, hızlandırılmış ceza yargılamasını uygulamaya koydu. Ertesi gün János Kádár radyoda ayaklanmanın bastırıldığını açıkladı. Yine de devrimin bazı taleplerini koruyordu: hemen olmasa da Sovyet birliklerinin çekilmesi, ekim gösterilerinin meşruluğu, geçmişteki hataların düzeltilmesi ve Devlet Koruma Kurumunun (ÁVH) dağıtılması. Çok partili sistem meselesini açık bıraktı; üstelik Çin, Doğu Almanya, Çekoslovakya, Bulgaristan ve Polonya'da da, kesinlikle komünistlerin öncü rolü altında olmak üzere, böyle sistemler vardı. Imre Nagy'nin her an hükümete dönebileceğini söylüyordu.
Güç üstünlüğü Kádár ve çevresindeydi: baskı aygıtı ile kitle iletişim araçları onların elindeydi. Diğer tarafta devrimci organlar ve işçi konseyleri vardı; üstelik işçi konseyleri 13 Kasım tarihli hükümet kararnamesiyle yasallaştırılmıştı. Gösteri yapmak gerçekçi bir yol değildi; önce Sovyetler, ardından güvenlik güçleri bunları zorla dağıtabiliyordu. Ancak hükümet genel grev karşısında çaresizdi. Daha güçlü olabilmek için işçi konseyleri bölgesel olarak örgütlendi. Neredeyse bütün fabrikalara ulaşan ve genel grev örgütleyebilen Büyük Budapeşte Merkez İşçi Konseyi de kuruldu.
Böylece devrimin ikinci aşaması, işçi konseylerinin etkisine bağlıydı.
İşçi konseyleri hem Rákosi düzeninin hem kapitalizmin geri getirilmesine karşı çıkıyordu. Bu, hükümetle müzakere için bir temel oluşturur görünüyordu; geri kalan konular pazarlığa açıktı. Hükümet görüşmelerde ya taviz vermiyor ya da talepleri yanıtsız bırakıyor, Sovyet ordusunun çekilmesini erteliyordu. Belirleyici mesele sosyalizmin niteliği oldu. (SZOT da bu konuda söz aldı.) Özyönetim, aşağıdan örgütlenme ve iktidar partisinin yetki alanı temel sorunlardı. Başka bir deyişle, Sovyet bloku içinde bağımsız bir Macar yolu, dönemin ifadesiyle “ulusal komünizm” olasılığı gündeme gelmişti.
Diğer örgütler zayıftı; açıklamaları en fazla simgesel önem taşıyordu. Yazarlar Birliği ve 21 Kasım'da Zoltán Kodály başkanlığında kurulan Macar Aydınları Devrim Konseyi buna örnektir. Batı Avrupa'da 1968'de olduğu gibi güçlü bir üniversite öğrenci hareketinin neden oluşmadığı sorulabilir. Macaristan'da da üniversite örgütleri kurulmuştu, fakat bunlar silahlı direnişe değil düzenin korunmasına odaklanıyordu. Dolayısıyla silahlı gruplar hemen hemen derhâl dağıldı. En hareketli kesim olan üniversite öğrencilerinin kitlesel olarak Batı'ya kaçması ve kampüslerin en etkin kesiminin ortadan kalkması önemli bir etkendi. Kurumlarda öğretim doğal olarak durmuştu. Yurtlarda aramalar yapıldı, geride kalan öğrenci liderlerinden birçoğu tutuklandı. MEFESZ yönetimleri yeniden faaliyete geçtiyse de hareket alanları dardı ve iç çekişmelerle uğraşıyorlardı. Ülke çapındaki delegeler toplantısı ancak 20 Aralık'ta yapılabildi; o sırada talepleri oldukça ölçülü hâle gelmişti. Süren tutuklamalar terör ortamını devam ettirirken, komünist gençler yavaş yavaş denetimi ele geçirdi. Öğretim ancak Ocak 1957 sonunda ve şubat başında yeniden başladı.
İşçi konseyleri hareketine dönersek: Kádár yönetimi, 21 Kasım'da Sovyet silahlı kuvvetlerinin yardımıyla Ulusal İşçi Konseyinin kurulmasını engelledi. KMT buna genel grev ilan ederek karşılık verdi. Hükümet talepleri hiçe saydı. Ancak 22 Kasım'da gazeteler, Başkanlık Konseyinin yukarıda anılan işçi konseyleri kararnamesini ilk sayfalarında yayımladı. Bu yüzden birçok kişiye iktidar özyönetimci sosyalizme bağlanmış gibi göründü. İşçi konseyleri açısından bu kısmi bir başarıydı. Yeni görüşmeler de uzlaşmayla sonuçlandı. Kádár, KMT'yi danışma organı olarak tanıdı ve müdürleri atama yetkisini yeniden Bakanlar Kuruluna sunma sözü verdi. Buna karşılık işçi konseyi heyeti, grev hakkını saklı tutarak işçilere derhâl işbaşı yapma çağrısında bulundu.
Tartışmalar, işçi konseyleri sisteminin nasıl işleyeceğine ilişkin ayrıntılara kaydı. Konulardan biri işletme konseylerinin yetki alanıydı. Temel sorun müdürlerin atanmasıydı: yetki bakanlıkta mı, yoksa açık başvuru usulüyle seçim yapacak işçi konseyinde mi olacaktı? Ancak tasarılar daha ileri gidiyordu. Népszava, sendikaların Üreticiler Konseyi önerisini yayımladı.[15] Sektörel işçi konseylerinin oluşturacağı, yalnızca ekonomik konularla ilgilenen parlamentonun ikinci kanadı öneriliyordu. Bakanlıklarla yerel işçi konseylerinin yetkileri de tartışılıyordu. KMT'nin önerisine göre, işçi konseylerine dayanan ve aşağıdan örgütlenen sektör odaları mülkiyet haklarını devralmalı, Ulusal Sanayi Odasında birleşmeliydi. Bölgesel köylü konseyleri tarım odaları kurmalı ve ülke çapında bir tarım odası oluşturmalıydı. Diğer sektörler de benzer biçimde, örneğin Ulusal Ticaret Odası olarak örgütlenebilirdi. Bunlar birlikte, ekonomik yasama organı olan Ulusal Ekonomi Konseyini oluşturacaktı. Yasaların uygulanması bakanlıklarla kamu idaresinin görevi olacaktı. Bu öneri, ekonominin tamamını, Yugoslavya'dakine benzer biçimde üretim birimlerinin özerk olduğu bir özyönetim sistemi olarak tasarlıyordu. Taslağı ayrıntılı değerlendirmek, geliştirmek ve tartışmak için zaman kalmadı.
Kádár yönetimi, 8 Aralık'ta 4 Kasım tarihli açıklamasının ilkelerinden koptu. İşçi konseylerinin elinden karşı gücün tek önemli aracı olan grevi almak istiyordu. Buna hazırlık olarak 5 Aralık'ta devrimci komiteleri ve benzer adlar taşıyan örgütleri dağıttı; bir tutuklama dalgası başladı. Oluşturulan silahlı kuvvetler ve güvenlik güçleri, protesto gösterilerini acımasızca dağıttı. Bunu gören KMT grev çağrısı yaptı. Hükümet bölgesel işçi konseylerini yasadışı ilan ederek karşılık verdi ve yöneticilerini tutuklamaya başladı. Ayın 11'inde sıkıyönetim kapsamında olağanüstü yargılama ilan edildi, fabrika muhafızları silahsızlandırıldı; 12'sinde kamu güvenliği gerekçesiyle gözaltı uygulaması getirildi. Buna rağmen Kádár, Pesterzsébet'te işletme işçi konseyinin sistemin temel kurumlarından biri olacağını söylüyordu.
Devrimin güç merkezi ortadan kaldırıldıktan sonra geriye gerçekten yalnızca artçı mücadeleler kaldı.
Yerel işçi konseyleri bir süre daha dayandı. Merkezîleşmeyle birlikte kısa zamanda Rákosi tarzı ekonomik yönetime dönülmesi, varlıklarını tamamen olanaksız kıldı. Csepel Demir ve Metal İşletmeleri İşçi Konseyinin 8 Ocak 1957'de istifa etmesi simgesel sayılabilir.[16] Macar özyönetim deneyinin yenilgisi, Sovyet imparatorluk çıkarlarının ve doğal olarak onun ülke içindeki müttefiklerinin siyasetinin sonucuydu. Kádár yönetimi, Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi (KGST) ve Çin'den aldığı önemli maddi destek karşılığında, Yugoslav modeline en küçük ölçüde bile yönelemezdi.
Bilanço
İşçi konseylerinin tarihi bugün tarihçilik alanında açıklığa kavuşmuş durumda. Zoltán Ripp, konseylerin bilançosunu şöyle çıkarırken haklıdır: “1956 Macar Devrimi'nin en önemli, her hâlükârda ayırt edici özelliklerinden biri işçi konseylerinin belirgin rolüydü. Bunun nedeni yalnızca işçilerin devrimin temel toplumsal gücünü oluşturması ve bu gücün örgütsel ifadesinin işçi konseyleri olması değildi; devrimin en özgün programını da onlar formüle etmişti.”[17] Ancak sonraki cümlede, devrimin “bastırılmasını izleyen direnişte güçlerini kanıtladıklarını…” söyler. Dolayısıyla 4 Kasım–8 Aralık dönemini bir artçı mücadele mi, yoksa devrimin ikinci aşaması mı sayacağımız hâlâ açık bir sorudur.
Ben, başka bazı tarihçilerle birlikte, bu dönemi ikinci aşama, özyönetimci piyasa sosyalizmi aşaması olarak görenlerdenim. Genel gerilemenin ortasında işçi özyönetiminin yükselişi, aralık başındaki tartışmalara kadar sürdü. Kádár devlet yapısının rasyonelleştirilmesini ve ekonomik reform hazırlıklarını emretse de işyerlerindeki parti örgütlerinin etkisini azaltmak artık söz konusu değildi. 1957 ilkbaharının sonlarında reform hazırlıklarını da durdurdu. Yugoslavya örneğindekine benzer bir dönüşümü üstlenmek cesaret isterdi. Bunun önkoşulu, işçi konseylerini düşman değil ortak olarak görmek olabilirdi: Imre Nagy'nin örneğini izleyerek konseyler yardımıyla kitlesel bir taban oluşturmak. 8 Kasım'da bunun şansı tamamen ortadan kalktı. Özyönetim mücadelesi sona erdi.
Tamás Gáspár Miklós'a, Doğu Avrupa'nın en büyük sol hareketinin 1956'da yaşandığı konusunda katılıyorum. Ancak 4 Kasım'dan sonraki bir ayı aşkın süreyi hesaba katmadan onun büyüklüğünü anlayamayız. Devrimin ahlaki ve siyasi mirasının toplum tarafından sahiplenilmesinin kapsamlı bir değerlendirmesi bugün hâlâ eksiktir. Düşünsel ve ahlaki kaynaklar, yani yaşayan bir gelenek, sağlam bir toplumsal demokrasi ve ulusal yenilenme, ancak özyönetim isteğini bu devrimin benzersiz niteliği olarak tanıyıp kabul edersek oluşturulabilir. 1956 geleneği, ulusal kimlik ile toplumsal eşitlik ve hak eşitliğinin birleşimiydi. Üstelik küresel kapitalizm içinde özyönetim deneyleri tekrar tekrar ortaya çıkıyor; Macaristan'ın 1956'sı da bunların değerli öncüllerinden biriydi.
[1] — Siyasi Tarih Enstitüsü Arşivi, fon 290, arşiv birimi 58.
[2] — Feitl István: Törvényerőre emelt önigazgatás. 1956, Magyarország. Kritika, 1989-10; Feitl István: A magyar munkástanácsok és az önigazgatás 1956-ban. Eszmélet, 2 (1989-11).
[3] — Bill Lomax: Magyarország 1956-ban. Paris, 1982. István Kemény ile birlikte, yine Paris’te 1986’da yayımlanan bir belge seçkisi de hazırladı.
[4] — Lomax, yukarıda anılan eser.
[5] — Molnár János: A Nagybudapesti Központi Munkástanács. Kossuth Könyvkiadó, Budapest, 1969.
[6] — Bkz.: Szabó András György: A munkásönigazgatás magyar hagyománya: az 1956-os munkástanácsok. Eszmélet, 137.
[7] — Thoma László: A baloldali esélyekről. Eszmélet, 61 (2004), 146.
[8] — János Kis de 1986’daki gizli konferansta işçi konseylerinin tarihini, uzayan artçı mücadeleyi açıklayan çerçeveye yerleştirmişti. Kis János: Az 1956–57-es restauráció. In: A forradalom előzményei, alakulása és utóélete. Tanulmányok és kronológia. Paris–New Jersey, 1987, 120–163.
[9] — Gosztonyi Péter: Föltámadott a tenger… 1956. Herp, München, 196.
[10] — Paul Lendvai: Forradalom tabuk nélkül 1956. Napvilág Kiadó, Budapest, 2006.
[11] — Örneğin şu kitapta “ikili iktidar” ifadesi kullanılır: Kahler Frigyes – M. Kiss Sándor: Kinek a forradalma? Püski–Kortárs, Budapest, 1997, 168.
[12] — Gulyás Martin: „Szocializmust akarunk, de magyar úton”. Munkástanácsok 1956–1957-ben. Corvina Kiadó, 2022, 130–134.
[13] — Legyen szava a vállalati kollektívának. Kornai János. Népszava, 1956-10-18. János Kornai’nin Népszava’nın düzenlediği tartışmadaki konuşması.
[14] — Juhász József: A délszláv háborúk. Napvilág Kiadó, Budapest, 1997, 80. Károly Attila Soós, ekonomik reform dalgalarının derin çelişkilerine daha önce dikkat çekmişti. (Soós Károly Attila: Gazdasági reformok bevezetése és részleges visszavonása: a Jugoszláv példa. Medvetánc, 1–2, 1981.)
[15] — Hozzuk létre a Termelők Tanácsát! Népakarat, 1956-11-29.
[16] — Tóth Eszter Zsófia: A Csepel Vas- és Fémművek munkástanácsának története (1956–1957). Múltunk, 4 (1999).
[17] — Ripp Zoltán: 1956. Forradalom és szabadságharc Magyarországon. Korona Kiadó, Budapest, 2002, 125–126.
Fotoğraf: Újpest Körfezi, Ganz Tersanesi'nin kızağı. İşçiler, yüzer vincin gövdesini suya indirmeye hazırlanıyor. Kaynak: Chuckyeager tumblr / Fortepan.
Yorumlar
Henüz yorum yok.